Necdet Yaşar

Necdet Hoca… Hakkında söylenecek her kelime sadece, onu anlatmadaki imkansızlığı ortaya koyacak acziyet ifadesi olarak bir kenarda kalacaktır. İnsan ruhunun lisanı olan musikinin, en fasih hatiplerinden Necdet Hoca’yı anlatmak; bir kültürü imbikten geçirip her bir kelimeyi bu iksirle tezyin edersek olabilir ancak, ki bu bizden hayli uzak görünüyor… 

Sadece kendi sazının sınırları içersinde değil -hatta sadece musiki dairesinde bile değil- topyekün bir medeniyetin kültür kodları içersinde düşünmek gerekir elbette onu. “Hoca-i Sani” denebilir veyahut “Üstad-ı binazir”… Fakat kabul edilmesi gereken, Hoca’nın, hiç eskimeyen Türk Musikisi Sanatı alanında, çağımızdaki mücedditlerinden biri olduğudur.

Ondan öğreneceğimiz sadece teknik ve mahiyet bakımından anlaşılabilme tehlikesi taşıyan musiki değildir elbet; temelde sağlam bir klasik bakışa sahip yenilik arayışını da bunlara eklemeliyiz. Örnek vererek açıklamak istiyorum. Uşşak makamı nazariyat bakımından bilinen/uygulanan temel ve bunun üzerine inşa edilen varyasyonlarca sabittir. Fakat Hoca’nın o “Meşhur Uşşak Taksimi” makamı, bizim için yeniden tarif etmiştir. Uşşak makamına bizim girebileceğimiz yeni kapılar açmıştır. Bu elbette Allah vergisi bir yeteneğin yanında sınırsız bir çalışma ile de açıklanabilir. Uşşak taksimi dinlediğimizde anlarız ki, irticalen yapıldığı varsayılan “taksim” aslında üzerinde yoğun bir şekilde düşünülmüş bir terkiptir. Hele Niyazi SAYIN Hocamızla müşterek yaptıkları “Şedaraban Taksim”… Makam üzerinde mucidinden daha fazla tasarrufa sahip olduklarını söyleme cüreti göstermemize sebebiyet veren, sadece bu dünyaya ait olmayan bir tevhidin muhteşem nişanesi olarak önümüzde yükselmektedir. Musikimiz kendini sürekli yenilemektedir. Kendini, sevenlerince tecdit etmektedir. Kendini batı değerleri ile açıklamadan münezzeh olan kültürümüzün nadide bir dalı olarak musikimiz, Necdet Hocamızla taze bir nefes almıştır. Bizi; bize ait kelimelerle, bize ait hislerle izhar etmektedir.

* – – – / * – – – / * – – – / * – – –

Neşât âver peyamdır şehr-i mahabbette esrârın

Cünûn-u hâl-i aşkdır, gûş eden erbâb-ı efkârın

Dârib, kim maşûk-u kâse-i sühanrâz-ı lahûti

Tesir eden müzeyyen nağmelerdir Şem’i envârın

Kelimeler:

Neşât-âver: sevinç getiren  Peyam: haber Esrâr: sırlar Cünûn: delilik – (tasavvuf) aşkın galip gelmesi Efkâr: fikirler Dârib: darp eden(tanbura mızrapla vuran) – çalan Mâşuk: sevilen Sühanrâz-ı lahûti: ilahi sırlar söyleyen Tesir: içine işlemek Müzeyyen: süslenmiş  Şem-i envâr: nurunun mumu

Mealen:

1.mısra: Senin esrarın, muhabbet şehrine sürekli sevinçli haberler getirmektedir

2. mısra: Fikir sahibi insanlar, aşkın insanı nasıl çılgın ettiğinin ispatıdırlar

3.mısra : (Tanburu) İcra eden, ilahi sırlar  fısıldayan/saklayan kasenin(tanburun) sevgilisidir

4.mısra: Nurunun mumu ise tesirli ve süslenmiş nağmelerdir

Kısaca açıklama:

1. Dil ile ifade edilemeyen senin sırların, bu sırların yaşadığı şehre sürekli sevinçli haberler getirmektedir. Senin yaptığın her taksim insana kelimelerle ifade edilemeyen neş’eler bahşeder. Muhabbet şehri ile ifade edilen aşkın kavram insanın kendinde ve alemde kendisi gibilerle vahdete erdiği yerdir. (insanlara gaybdan haberler getiren “peygamber de peyam kelimesinden türemiştir)

2. Akletmeyi ustaca becerebilen bir topluluk ancak seni dinler, ki bu kişilerdeki muazzam fakat nadan olanlarca anlaşılamayan hal de  aşkın insanda yarattığı müthiş hissiyatın ispatıdır. (Seni dinleyen fikir sahipleri, aşk halinin mecnunlarıdırlar)

3.Tanburu icra eden ise, ilahi sırları sadece aşinalarına fısıldayan bir kasenin aşık olduğu, bu aşkın mücessem bir halidir. Tanbur, Hoca’ya aşıktır, Hoca’da ona aşıktır.Bu muaşakadan da istifade edenlerde onların birbirleri ile söyleşmesine tanıklık edenlerdir.. İcra ettiğini sandığımız aslında birbirine aşık olan iki varlığın birbirleri ile muhabbetleri ve terennümleridir

4.Onun nurlarının mumu da insanların içine işleyen tezyin olunmuş nağmeleridir.

Nükteler:

Kafiye “–rın”dır tanbura mızrap vurulunca çıkan sesi çağrıştırmak için uygun görülmüştür.

Mısraların ilk kelimelerine baktığımızda;
N eşa t
C ünu n
D ari b
T esi r
İlk harflerin “Necdet”in son harflerin ise “tanbur”un akrostişidir.

Hayatı imbikten geçirmek gibidir bizim müziğimizi dinlemek

İmbik, belki de duyduğunuz ama ne olduğunu bilmediğiniz bir araç.Ne işe yaradığını söyleyeyim: Bununla damtırsınız; Rakı da yapılır gül yağı da… Mesela 4 ton gül koyarsınız, O size 800-900 gr gül yağı verir. İçine koyduğunuz her ne ise onu saflaştırır, yoğunlaştırır. Nereden aklıma geldi? “Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenâre düştü”yü dinliyordum… Klişe bir düşünce aklımda beliriverdi :/ “Normal bir vatandaş bu eseri anlamaz ki ya hu” düşüncesi… Şeyh Galib’in gazeline İsmail Dede’nin bestesini Bekir Sıdkı’nın sesinden hakkıyla dinlemek öyle her kula nasip olmaz. Kulağına bir yerlerden gelse bile ‘ezan okunuyor’ zanneder (yaşanmış bir olaydır☺) Dinlese hatta söylese bile ‘eserle hemhâl olamaz’  olmayınca olmuyor işte. velhasıl anlaşılmıyor. Anlamak çok mu gerekli?! El-cevap: Çok da gerekli değil valla! Kızarmış ekmeğe, tereyağ sürüp o erirken ve balı da sürüp onun üzerine ceviz koyup yemenin keyfinden habersiz olanlar bunun eksikliğini de hissetmezler. Ama sanatı idrak edenler en azından ‘savaş’a meyletmezler gibi bir önyargım var (kimbilir belki de önyargı değil, gerçektir). Tamam tamam savaş mevzuunu da o kadar büyütmemek lazım. Yemek içmek kadar dünyanın doğasına uygun bir şey; neyse konumuzdan sapmayalım… Yüksek sanat, medeniyetin-kültürün imbikten geçmiş hali… Düşünsenize, sadece bir şarkıda hem edebiyatın hem musikinin hem de icranın yüzyıllarca belki binyıllarca meşakattli yolculuğundan sonra, tam olgunluğa erdiğine – kemalatına şahit oluyorsunuz. Zamanın, kültürün, medeniyetin, tasavvufun, aşkın, sanatın vs.’in imbikten geçmiş sadasını duyuyorsunuz.

Çok havalı bir eylem, ciddiyim. Gelir durumu iyi olanlar için Porsche Cayenne’e binmek; vasatlar için Birkenstock terlikle gezmek gibi…