Barış Güleç | İmza

Okunmayan yazılar, karşılıksız aşklar ve değeri “sonradan anlaşılacak” sanatçılar (I)

Okunmayan yazılar, karşılıksız aşklar ve değeri “sonradan anlaşılacak” sanatçılar (I)

Sunar bir cam-ı memlu bin tehi peymaneden sonra
Döner vefk-i murad üzre felek amma neden sonra

Binlerce boş kadehten sonra bir dolu kadeh sunar..
ve en sonunda muradımın doğrultusunda döner bu felek..
amma neden hep en sonunda?

Epeyce eskiden bir radyo tiyatrosu dinlemiştim. Sanki bir komedi gibi başlayan fakat dramatik şekilde sonlanan bir hikayesi vardı. Lekel Züri adındaki yazar, kıymetinin bilinmediğinden şikayetçidir. ‘Devrinin önde gelen yazarlarından biri’ olarak kendini görmesine rağmen “ötekiler” bunun pek farkında değil gibidirler. Bu aşamada yazarın savunma mekanizması devreye girer ve “büyük insanların değerinin, genellikle ölümlerinden sonra anlaşıldığını” düşünür.  Öyle değil mi ya.. bununla ilgili bir çok örnek de vardır.. Ama yazarımız “kıymetinin biliniyor” olma zevkini hayatta iken tatma arzusundadır. Bunun için ufak bir oyun kurgular. Gazetelere kendi ölümü ile ilgili başsağlığı ilanları verir ve ortalarda gözükmemek için ise bir dağ köyüne yerleşir. Burada kendini sadece yazmaya verir. Kendini dönüşüne hazırlamakta ve insanlara yapacağı ufak sürprizinin hayalini kurmaktadır. Birkaç yıl sonra şehre geri döner. Yolda karşılaştığı bir beye “Lekel Züri Hastanesi”ni sorar… Adam bilmiyordur. “Herhalde hiç hasta olmayan bir adam bu” safdilliliğini gösterir. Başka birine “Lekel Züri Kütüphanesini” sorar. Bu adamın da kütüphaneden haberi yoktur. Burun kıvırarak “bu insanlar ne zaman okumaya başlayacaklar yahu” der, kendi kendine. Bu sorular devam ettikçe yazarımızın hayal kırıklığının şiddeti artar.  Varoluşsal amacını ve varoluş anlamını kendi için yitiren her insan gibi ‘intihar’ eder.

Geçen yazımız da bahsettiğimiz, “müşterisiz metanın zayi olması” tabii ki manevi düzlem söz konusu olacak şekilde işlenmiştir. Manevi tatmin sağlamak isteyen kişi üretimini paylaşmak isteyen kişidir.  Vücuda getirilen eserden beklenen, suya atılan taş gibi etrafında reaksiyona sebep olmasıdır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın dediği “her on kişiden dokuzu şairdir” sözündeki dokuz kişi için bu böyledir. Hatta bunu seviye farkı gözetmeden her bir üretici için kabul edebiliriz. Fakat ‘Pieta’ nın heykeltraşı Michelangelo, Bach çalan Glenn Gould, ‘Hüsn ü Aşk’ı yazan Şeyh Galip, Evc’ara taksimi ile makamın mucidinden daha çok  makam üzerinde tasarrufa sahip olduğunu gösteren Niyazi Sayın misali kişilere bakışımızda durum biraz farklılaşır. Deha düzeyindeki güzellik üreticileri için, tasnifleri aşan bir bakış açısı ve yeniden anlamlandırılmış kelimelerin gerektiği kanaatindeyim. Bir aşk halininin duygusal yoğunluğunu imbikten geçirip bu “sihirli iksiri” yaptığı işlere damlatan kişiler, vücuda getirdikleri ‘eser’ ile vardırlar.  Peki zaman – mekan ve ‘beğeni’ koordinatlarının uygun bir şekilde kesişememesi halinde bu sanatçılara ne olur. İşte bu anda sürekli duyduğumuz beylik lafın söylenme vakti gelir çatar. “Büyük insanların bir çoğunun kıymeti ölmeden bilinmez” .

Zamanı ve mekanı için anlaşılamayan sanatın üreticileri açısından ‘anlaşılamamış’ olmanın ruhi izdüşümünün; karışılıksız kalan bir aşkın aşıkta oluşturduğu ruh haline benzediğini düşünüyorum. Kavuşamayan aşık ve tatmin olamayan sanatçı… Yaşadığı an için müthiş bir duygusal yoğunluğa sahip aşık/sanatçı, maşuk/sanata talip olan kişi tarafından anlaşılacağını ümit ederek aşkını/eserini vücuda getirir. Duygularını olanca yoğunluğu ile karşı taraf için kodlamış ve şifrelerle saklamıştır. Zamanı ve mekanı muhatabı için genişletmiş ve yogunlaştırmıştır. Aşık ve sanatçının zamanla alıp veremediği de bu sebeptendir.  Kimi zaman elinden bir su gibi akıp giden an’ın endişesini duyan aşık veya sanatçı kimi zaman da zamanın ilerlememesinden şikayet eder.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat

“En uzun geceyi vakit ve yıldız işleri ile ilgilenler nereden bilsin; sen onu aşk derdine düşmüş kişiye sor. Sor bakalım ki geceler kaç saatmiş.”  21 Aralık gecesinin ismi olan ‘şeb-i yelda’dan ilhamla üretilmiş aşka ve aşıklığa bir bakış. Davud heykelinin konuşmasını bekleyen ‘Michelangelo’, bir insanın sahip olabileceği hayallerin en mükemmeli olarak sevdiğini gören  ‘aşık’ veya Güneş’e fazla geldiğini düşündüğü ışığı alarak onu kutsayan hatta bunu yapmasa idi Güneş’in halinin ne olacağını merak eden ‘edebi filozof’ Nietzsche… Bu kişiler zaman ve mekanla olan ilişkileri bilinenin aksine yaşayan kişilerdir. ‘Gerçeklik’ ve ‘hakikat’ arasındaki farkta tam burada kendini gösterir. Ululayıcı bakıştaki yerine oturtulamayan deterministik kavramlar. Goethe ‘Genç Werther’in Acıları’ adlı kitabında “keşke onu hiç tanımamış olsaydım, o zaman kendi kendime –bir budalasın ve dünyada hiç olmayan birini arıyorsun derdim” diyor. Bir sonraki yazımızda bahsi geçen durumların çözümlemesi üzerinde duracağız.