Sanat orada(İstanbul), Televole burada (Bursa)

“Yazmayayım, yazmayayım…” diyorum ama yazmadan da ruhumu yatıştıramıyorum.

Klişe ifadeler kullanarak “enayi yerine konmak istemiyorum…” da demek istemiyorum “Bursa bunu haketmiyor…” da…

Ama hissettiklerim bu söylediklerime benziyor…

Neden bahsediyorum?

25 Mayıs 2015’te “54. Bursa Festivali” başlayacak.

31 Mayıs 2015’te de “43. İstanbul Müzik Festivali” başlayacak.

Başlayacak başlamasına da, bu senkronize iki festival arasında,

kartal arabalarının arkasında satılan baklava ile

Gaziantep baklavası arasındaki farktan çok daha fazla  tat ve kalite farkı var.

Geçen senelerde de herhangi bir anadolu ilçesinin sebze&meyve şenliklerinde de görebilceğiniz “sibel can – hande yener – gülşen – murat boz…” gibi isimler sahne almış olması beni bir hayli üzmüştü. Bu ‘Çin Malı’ Bursa Festivali’miz ile ilgili vur-kaçlar yapmıştım. Dün İstanbul’un programını görünce, canım epey sıkıldı.

Orada kim var? Burada Kim var?

İstanbul’da

Gidon Kramer & Berlin filarmoni’nin 12 çellisti &  Alexander Rudin & Yuri Bashmet  & Borodin Quartet & Boris Berezovsky & Angela Hewitt & Patricia Kopatchinskaja var… Daniil Trifonov var…  vs… vs… var

Mozart maratonu var… Bach var…. Corelli var… Piazzolla  var… Shostakovich var… Turina var… Bartok var… Grieg var… Lizst var… Saint-Saëns var… Poulenc var… Aaron Copland var… Mendelssohn var… Schubert var… Chopin var… Brahms var… var oğlu var

Bursa da…

Zara & kıraç & yonca lodi & rafet el roman & ezo & funda arar & kenan doğulu & 80lerde uzun saçları ile şımarık şımarık rock müziği söyleyen abiler…  falanlar filanlar var.  (2-3 tane kalbur üstü program da var… ve icracılarını tenzih ederim…)

sonuç şu:

Sanat orada, magazin ve televole burada…

Konsept ve fikir orada,

Dostlar alışverişte görsün burada

Basiretsiz, sanatsal vizyonu sürünen, kültür üzerine tek satır akademik fikri olmayan bir festival zihniyeti devam ediyor. Bu cıvıklığı bir nebze olsun fikir ve izan sahibi gözlerden silebilmek için araya sıkıştırılmış 2-3 etkinlikle makul insanların sesi çıkmasın isteniyor. Söylemek gerekirse ben bile, birilerini incitirim diye yazarken ‘sessizliğimi’ muhafaza ediyorum.

Ama artık 2015te periferi olmak istemiyorum.

2015te taşra kalmak istemiyorum.

Hala bu yaşta bu çağda istanbul’a öykünmek istemiyorum.

Ey Kararvericiler,

Daha iyisini hakettiğimi düşünüyorum; bunu bilesiniz.

Ey Kararvericileri belirleyen kişiler,

Bu yapılan işlerden anlayan insanlar var.

İdeoloji mevzubahis ise –her tür ideolojiden- sanattan/festivalden/kültürden anlayan insanlar var; -şaşıracaksınız belki ama- hem de Bursa da…

Size düşen “Festival” ismine, sibel canlarlar la murat bozlar la gölge düşürmemek.

Hak verirsiniz ki, popstar seçmiyoruz; Kestane Şenlikleri düzenlemiyoruz…

54. Olması ile övündüğümüz “Festival”i yapıyoruz.

Öpüyorum hepinizi.

 

Öğrenmek isteyen ama soramayan

Karar vericiler için küçük bir okuma listesi

Adorno > Minima Moralia

Kültür Endüstrisi  > Ş.Çelik

Sivil toplum gözüyle türkiye kültür politikası raporu > Bilgi Ün. Yayınları

Türkiye’de Kültür Politikalarına giriş > Der. Serhan Ada – Ayça İnce

Popüler Kültür Yüksek Kültür > Herbert Ganj

Müzikte Estetik > Enrico Fubini

Bonus End

Caz Kitabı > Joachim Berendt

http://www.bursafestivali.org

https://www.facebook.com/events/1614644335448201/

http://muzik.iksv.org/tr/program/527

Söz ve Çığlık

Bazen basit bir günlük deyiş, esaslı bir farkındalık sağlayabiliyor. Mesela “ağzı olan konuşuyor” deyişi böyle. Bu deyiş konuşmanın ne denli sıkıcı hale gelebildiğinin de bir işareti. Bir bıkkınlığı, usanmışlığı ifade ediyor. Konuşma özgürlüğü meselesinde bu noktadan sonra söz konusu bıkkınlığın da hesap edilmesi gerekiyor. Çünkü faşizm ve her türlü faşizan eğilimler bu bıkkınlığı işlemede çok mahirdir.
Hayatını bir bakıma yazarak sağlayanlar taifesinden birisi olarak bu deyişe “kalemi olan yazıyor” gibi bir yakıştırmayı da eklemekte hiçbir sıkıntı duymuyorum. Benzetmeye dayalı yan akıl yürütmelerle deyiş dağarcığının genişleyeceğinden kuşku olmasa gerekir.
Aslında bu durumu olağan karşılamak gerekiyor. Postmodern durum fiilin abartılarak tüketilmesine ve failin de belirsizleşmesine dayanıyor. Konuşma bolluğu içinde konuşma, yazma bolluğu içinde de yazma eylemi anlamını ve etkisini yitirmeye başladı. Herkesin konuştuğu ve yazdığı yerde konuşulandan ve yazılandan çok fazla umutlu olamıyor insan…
Konuşmanın tükenmesi, derinleşen iletişim sorunlarında açık seçik izlenebiliyor. Bir kere dinlemeyi reddeden bir söyleyiş tarzı egemen. Bu son derecede sâri bir durum. Taraflardan birisi konuşmaya iyi niyetle başlasa da bir süre sonra kontrolünü tamamen kaybederek saldırganlaşabiliyor. Diyalog mizansenleri, monolog gösterileriyle berhava oluyor. Habermas’ın ünlü deyişiyle ‘iletişimsel akıl örseleniyor’ ve iletişim sağlanamaz hale geliyor. En basit fikir aykırılıkları bile devasa düşmanlıklara dönüştürülebiliyor.
Geleneksel kültürler sözün tekellerini doğurdu. Sözün sahib-i aslisi hemen her yerde -en pagan olandan semavi olanlara kadar- Tanrısal güçlerdi. Ona atıfta bulunmaksızın kimsenin söyleyeceği bir şey olamazdı. Sözün bu dünyadaki otoriteleri de ilhamını bu kaynaklardan almak zorundaydı. Kısacası herkes konuşamazdı. Sözü edebilmek, ehline aitti. Sofistike söz kuralları -mesela şiirde olduğu gibi eğitimi uzun yıllar süren bir alanda olduğu üzere- söze dayalı eylemelerde belirleyiciydi. Bizim divan şiirini düşünelim. Aruz kalıplarını bellemeden ve onun kurallarını hiçe sayarak şiir yazılamazdı. Folk söz sanatları bile bundan nasibini almış, manilerden tutun da diğer türlerine kadar kurallı bir yapı kazanmıştı.


Kültürel alanda burjuva seçkinciliği
Bulvar gazetelerinde hemen her gün Türkiye’de taşra şairlerinin insanı tebessüm ettiren naiflikte, yer yer saçmalıkta yazdıkları şiirleri görmek mümkündür. Kalemi kapan, şair olup çıkmıştır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın ironik ifadesiyle “Türkiye’de her beş kişiden dokuzu” şair oluvermiştir.
Burjuva modernizmi, gelenekselin katı kurallı dünyasına savaş açarak doğdu. Kuralsızlık ve en uçta ve en imkansız olanın denenmesi üzerinden bir özgürleşmeyi birincil mesele haline getirdi. Ama bu özgürleşmenin çok da eşitlikçi olmadığını görmek gerekir. Yine şiir örneğinden gidecek olursak, herkesin şair olamadığı bir dünya ile hesaplaşmanın kaçınılmaz sonucu herkesin şair olması değildir. Şair doğmuş ve şiir yazarak var olan insanların önünü açmaktır. Buradaki kaçınılmaz çelişki hemen dikkat çekecektir. Çünkü şairin özgür üretimini sağlayacak olan yegâne yol, şiirin kendisi için bir değer haline getirilmesiydi. Ama bunu yaparken alanı normatif olarak yeniden tanımlamak, reddedileni yani kurallara boğulmuş bir dünyayı geri çağırmak anlamına geliyordu; ki bunu savunmak burjuva meydan okuyuşunu sakatlamaktan başka bir işe yaramazdı. Diğer bir yol ise bu alanda seçkin örnekler ortaya koymak ve çıtayı yüksekte tutmaktı. Bu yapıldı ve mesela bir 19. yüzyılda çok seçkin bir şiir, roman ve müzik birikimi ve düzeyi sağlandı. Klasik literatür ve repertuar bu düzeyleri sonraki kuşaklara aktaran bir yapılanma ve klasiklere bağlanma (klasizm) ise bunun örtük ya da açık ideolojisi olarak şekillendirildi.
Burjuva zihniyeti sanatlarda çok açık ve seçik iddialarla avangard olabilmekte idi. Hiçbir şeyle kendini bağlı hissetmemek sanatsal özgürlükte çok kabul edilebilir bir şeydi. Ama bu kayıtsızlığın sürdürülmesi hayli güçtü. Özellikle de politikleşirken. Kültürel alandaki burjuva seçkinciliği politik alandaki misyonları ile uyumsuzdur. Çünkü bu alanda özgürlük ve eşitlikçiliği birlikte savunmak durumundadır. Burjuva zihniyeti, anarşistler hariç, politik yönelişlerinde avangard eğilimlerinden bir tür irkilme, utanma eğilimi içine girip olağan ve sıradan ile uzlaşma stratejisi belirlemeye başladı. Özellikle politik sanatlarda ortaya çıkan ve aşağı kültürlerin popülist hezeyanlarla ululanması bunun açık göstergesidir. Ama burada bile sözün son tahlilde kendisine düşeceği, takdir hakkının sadece kendisinde olacağına dair bir beklenti örtük olarak etkisini devam ettirmektedir.


Ya söz biterse?
Kapitalist ekonomipolitik, burjuva akıl yürütmelerinin beklentilerini çoğu kez boşa çıkarmıştır. Sözün geleneksel dünyadan beslenen tekellerinin yıkılmasında burjuva akıl yürütmeler kapitalist işletmecilik ve pazarlama ilkeleriyle uyumludur. Ama yeni tekellerin yapılanmasında işi burjuva standartlarına bırakmak niyetinde değildir. Nitekim öyle olmuştur. Bugün Dostoyevski bile özel bir pazarlamanın konusu değilse okunmayacak, Mozart’ın yapıtları hipermarketlerde sepete düşecek, satılmak için damping üstüne damping bekleyecektir. Burjuva standartların tarumar olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Yeni dünyada geç ya da yeni kapitalizm, sözü alabildiğine ayağa düşürdü ve mülkiyetini aşağıya dağıttı. Artık sözün sahib-i aslisi yoktur; herkes onun bir yerden sahibidir. Ağzı olan konuşacak, üstelik her konuda konuşacaktır. Futbol yorumu yapan kişiyi, ertesi gün bize edebiyat dersi verirken bulabilirsiniz. Futbolu, felsefi bir meseleyi ya da ülkenin kanayan bir yarasını konuşur edalarıyla konuşmakta hiçbir beis yoktur; politikayı futbol gibi, futbolu politika gibi konuşmakta olmadığı gibi. Haber spikerleri başta olmak üzere herkes, en azından deneme türünde önüne geçilmez bir kabiliyetin sahibidir. Dünya haberlerini lise kompozisyonlarını andıran bir küçücük denemeyle bitirmenin ne sakıncası vardır ki?
Ya söz biterse? Merak etmeyin, söz biterse çığlık imdada yetişecektir. Bauman’ın ifadesiyle yeni ontoloji, “Bağırıyorum, o halde varım.”dır.

Saatler zamanı ölçmez!

Günümüzdeki gelişmişlik aşamasında, zaman, bilindiği üzere, çok yüksek düzlemdeki bir sembol sentezidir; gerek toplumsal, gerek bireysel gerekse de doğal hayatın akışı içindeki peş peşe olayların zamansal konumlarını birbiri ile ilintilemeye yarayan bir sentez. Takvimin sembolleştirdiği zaman buna güzel bir örnektir. Aslında bir daha geri gelmeyecek yılların o sembol düzlemindeki akışı içinde sembol birimleri olarak yerleştirilmiş aylar, haftalar ve günler belirli aralıklarla tekrarlanır, yani geri gelip dururlar.
İlişki ağları içerisinde zaman aygıtının, örneğin sembol yanını fiziksel yanlarından herhangi bir anlamda koparmak ya da ayrı ayrı ele almak mümkün değildir. Tıpkı dilde olduğu gibi, nasıl ki zihnimizdeki tasarım, fiziksel nitelikteki seslerle ya da ses birimlerinin kalıplarıyla kaynaşıp tek bir sembol oluşturmuşlarsa, üç boyutlu mekan ile zamanı bir araya getirerek dört boyutlu bir hareketi tek bir olay olarak sunan saatler, insanların birbirleriyle kurdukları iletişimi de karakteristik bir özellik olarak işin içine katıp beş boyutlu bir model oluşturur. Bu beş boyut dilsel sembolde olduğu gibi, ayrılmaz bir bütündür.
Fizikçiler zamanı ölçtüklerini söylerler sık sık. Bunu yaparken matematik formüllerine başvururlar; ve bu formüllerle zamanın ölçüsü, fiziğe özgü, adı konmuş bir birim olarak kullanılır. Gel gelelim, zaman dediğimiz şey aslında ne gözle görülebilir ne de elle tutulabilir. Duyularımızla algılanamaz bir şeydir zaman.
Bu durumda zamanı bir nesne gibi ölçebildiğimizi ileri sümek ne anlama gelir? Cevabı verilememiş sorulardan biri, zamanın nasıl olup da bir doğa nesnesi gibi muamele gördüğüdür.
“Zaman ölçülemez” diyoruz, peki ama örneğin saat dediğimiz mekanizmalar zamanı ölçmez mi? Kuşkusuz saatleri bir şey ölçmek için kullanırız. Ne var ki bu ölçtüğümüz şey, o görünmeyen “zaman” değil de alabildiğine somut, elle tutulabilir bir şeydir. Ay tutulmasının süresi ya da bir koşucunun 100 metre yarışındaki hızı gibi. Saatlerin gösterdiği süre dilimleri eşit aralıklı tekrarlarla karşımıza çıkıp dururlar; saatler insanların normlaştırdığı, bu anlamda sosyal düzlemde belirlenmiş süre dilimlerini temsil ederler. Saatler kullanılarak benzer olayların süreleri tespit edilebilir. Gelişmenin daha önceki basamaklarındaki insanlar, birbiri izleyen olayların tespitinde kullanımı “olay akışı birimi” şeklinedir. Diğer bir deyişle, aslında birbiri ardından gerçekleşen her şey gibi, bir kerelik, geri gelmez ve tekrarlanamaz olduğu halde, her ortaya çıkışı bir öncekine benzeyen ya da aynı süre kalıbını temsil eden doğal süreçlere başvurmuşlardır. Söz gelimi med-cezir olayı, mevsimlerin değişmesi gibi, insanların nabzının artması gibi ardıl kalıplar/sekans oluşturduklarından, bunları gerek kendi faaliyetlerini birbirine göre ayarlayıp uyumlama, gerekse de kendi dışlarındaki doğal, fiziksel süreçler ile sosyal faaliyetlerini bir uyum içine sokma amacıyla kullanmışlar; daha sonraki gelişmişlik düzlemleri içersinde insan buluşu olan saatlerin kadranlarındaki rakamların oluşturduğu sembolleri ardıl birimler olarak aynı yolda değerlendirmişlerdir.
Zaman’ın ontolojik statüsü, varlıklar arasındaki yeri, bugün hala açıklanabilmiş değildir. Zaman üzerine kafa yorarız; ama karşımızda ne türden bir şeyin bulunduğunu doğru dürüst bilmeyiz. Zaman bir doğa nesnesi midir? Doğa olaylarının bir parçası mıdır? Yoksa bir kültür nesnesi midir? Yoksa zaman sözcüğünün dilbilgisel tanımda bir isim olması, onun bir nesne olduğu yanılsamasını mı yaratmaktadır? Saatlerin zamanı gösterdiklerini söylediğimizde aslında onlar neyi göstermektedir?

Akordu bozuk enstrümandan müzik dinlemektir, yaşamak!

İlk eserine başladı…
Gitarda tınlayan bir majör akor…
Aynı saniye içinde kafama iki kere vuran şeyler hissettim.
Anladım ki, gitarın altı telinden en az ikisinin akordu yok.
Üzüldüm, heyecanına verdim gitar çalıp şarkı söyleyen kızcağızın;
ilk eserini çalarken söylemeyi bırakıp sazını akort etmek yerine
bir sonrakine düzelterek başlayacağını varsaydım.
Ama öyle olmadı! Dört ya da beş eseri (hafızam, savunma refleksi olarak, ilgili alanına reset atmaya çalıştığı için kaç eser olduğunu unutmuşum) akortsuz enstrumanı ile tamamladı.
‘Saygısızlık ederek’ kulaklarımı kapatıp duymamaya çalışmadım; -ki bence, ayarsız seslerle müzik yapmak büyük saygısızlıktır- etrafımda eğlenen kişileri düşünme ve durumu değerlendirme fırsatı buldum. Çocukluğundan beri “topluma/genele ‘uyumlu’ davranmaya çalışan bir zihin için” sayısız ortamda sayısız fırsat yakalanır, toplumsal cılız analizler adına. Yani, çok da özel bir şey değildi benim için; sorum da çok derin sayılmaz zaten… böyle olmasına rağmen cevabını yılardır bulamadım?! Soru şu: Herkes halinden memnunken neden ben, migrenim tetiklenecek düzeyde bu gibi durumlardan etkileniyorum? Cevabı ise hep çok basitleştirmeye çalıştım; “ben uyumsuzum”, “ben sivriyim”, “ben ukalayım”, “ben asosyalliği yaratacak olan davranışlarda bulunmaya meyilliyim” filan. Ama bu cevap, kendime dışardan bakarak vermeyi baştan kabullendiğim kaçışın terennümü. ‘-Evet… genel olan, baskın olan, çoğunlukta olan sizler haklısınız’ çünkü adınız üzerinde siz çoksunuz. Ben de sizin aranızda olacaksam tabii ki kabullenip saklamaya çalışacağım uyumsuzluğumu; yoksa beni yalnızlıkla cezalandırırsınız!
Müzisyenler çok iyi bilir akordu bozuk enstrümanla müzik dinlemenin zorluğunu… Bernard Shaw’ın sözüne dahi hak verirler, eğer kötü müziği sonuna kadar dinleme gücünü kendilerinde bulurlarsa: “Cehennem, amatör müzisyenlerle doludur”.
Gitar çalan kızcağızı büyük bir salonda, kalabalık bir insan güruhu ile izledim (hem de en önden). Migrenlerine vesile olmuş mudur bilmem ama muhtemeldir benimle aynı sıkıntıları paylaşan bir düzine insanın olması. Bilmenin, mutsuzluğunuza sebep olması, her durum için genellenemese de bir çok kilit durum için maymuncuk vazifesi görür. “Bilmek” yerine belki de farkındalığı kullanmam daha yerinde olacak. Yoksa cehaletin felsefesini yapmaya cesaret edecek kadar cahil olduğumu hissedebilirim belki de… Şöyle diyebilirim: Farkındalığı yüksek bir insan, farkındalığı zayıf bir güruhun içinde ‘cehaletin mutluluğuna’ inanmaya başlayabilir. Devamında hemen bir soru daha sorayım kendime: İnsan mutlu olmak adına bildiklerini unutmak ister mi? El-cevap: Maalesef. Bisiklet sürmeyi öğrendikten sonra nasıl unutabilirsiniz?!
Müziğin yedi ana sesi ve bu yedi sesin arasında da sabit aralıkları vardır. Frekans değerleri yani… Sadece ‘bu kadar küçük’ hatta küçücük bir fizik kuralının tahrip edildiğini farkeden bir zihin, güruhun geri kalan %98’inden ilk planda davranışsal olmasa da zihinsel olarak ayırılır; Buna şahitlik edebilirim. Bunun ‘farkında olmak’ en basiti ile o anın mutsuzluğudur. Ve genetiğimiz mutsuzluğun sürekliliğini destekleyecek şekilde gelişmemiştir. Mutsuzluk histerik bir haldir ve nesilini devam ettirirken kendisi için en uygunu seçmeye kodlanan insan ‘mutsuzluğa sahip bir diğer insandan cüzzamlıdan kaçar gibi uzaklaşır. Mutsuzluk davranışını saklamamızın sebebi işte tam olarak budur: ‘anımızın ve geleceğimizin’ egemen güçler tarafından yargılanması kaygımız ve yalnızlık ile cezalandırılma korkumuzdur; Kendimden biliyorum. Yani, farkındalığına eriştiğimiz müziğin herhangi bir parçasını, akordu bozuk enstrümandan dinliyorsak, tahammül etme ihtimalimiz yalnızlık kaygımız ile doğru orantılı olarak değişir. Mutsuzluğumuz ise farkında olduklarımız artıkça logaritmik olarak artar. Hayat ile ilgili tezimi daha anlaşılır kılmak ve özetlemek için parametreleri teke ve onu da müziğe indirgeyeyim. ‘Farkında’ bir insan olacaksanız, size mutsuzluğunuzu müjdelemem ve bilmenin size acıyı getireceğini söylemem gerekir. Çünkü hayat denen müzikalde(all the world is a stage’den mülhem) bir çok akortsuz enstrümanla müzik icrasına rastlayacaksınız. Ya uyumlu olacaksınız, sivrilmeyeceksiniz ya da yalnız kalmayı göze alacaksınız.

Makamlar ve Renkler

Eskiden yakinim olan her insanın, neşv ü nema bulduğu bir makam vardı bende… her makamın da bir rengi… mesela, ferahfeza saray yazılarındaki çivit mavi ile birlikte kullanılan ‘bordo’ydu… komik gelecek ama, kışın -babannemden öğrendiğim- pancar turşusu yapacaksam, mutlaka suzidilara mevlevi ayini ni dinlemem gerekirdi; çünkü o renk o makamı ister… hüseyni koyu yeşildi… bayati mizaçlı bir insanla gün içinde konuşabilirdim… ortada güneş yoksa saba, bestenigar (saba vakur, bestenigar lirik…) ama güneş doğuyorsa işte o zaman ‘sabadan acemaşirana geçiliyor’ demektir… babam evcara -değişik/sihirli aralıklar-, annem mahur -huzur-du, acaba “hüzzam” la ne zaman tanışıcam derdim ve beklerdim…. kendimi de sultaniyegah zannederdim… hem doğu vardı bende hem batı; hem hicaz vardı, hem de… nihaventtim!..
bu yaşlarda en çok üzüldüğüm ise, artık bu hissiyatımın yok denecek kadar körelmesi… tanıdığımda, makamlara ve renklere izafe edemediğim her insan, bendeki makamları ve renkleri sildi… makamsız ve renksiz her olay, sükut-u hayalim oldu…
20li yaşlarımdan sonra giren kelimeleri pek sevemedim…
kaçtığım külbe-i ahzan, makamlarımı, seslerimi aradığım yer…

https://www.youtube.com/watch?v=FNWFLQkV3zs