Barış Güleç | İmza

Söz ve Çığlık

Söz ve Çığlık

Bazen basit bir günlük deyiş, esaslı bir farkındalık sağlayabiliyor. Mesela “ağzı olan konuşuyor” deyişi böyle. Bu deyiş konuşmanın ne denli sıkıcı hale gelebildiğinin de bir işareti. Bir bıkkınlığı, usanmışlığı ifade ediyor. Konuşma özgürlüğü meselesinde bu noktadan sonra söz konusu bıkkınlığın da hesap edilmesi gerekiyor. Çünkü faşizm ve her türlü faşizan eğilimler bu bıkkınlığı işlemede çok mahirdir.
Hayatını bir bakıma yazarak sağlayanlar taifesinden birisi olarak bu deyişe “kalemi olan yazıyor” gibi bir yakıştırmayı da eklemekte hiçbir sıkıntı duymuyorum. Benzetmeye dayalı yan akıl yürütmelerle deyiş dağarcığının genişleyeceğinden kuşku olmasa gerekir.
Aslında bu durumu olağan karşılamak gerekiyor. Postmodern durum fiilin abartılarak tüketilmesine ve failin de belirsizleşmesine dayanıyor. Konuşma bolluğu içinde konuşma, yazma bolluğu içinde de yazma eylemi anlamını ve etkisini yitirmeye başladı. Herkesin konuştuğu ve yazdığı yerde konuşulandan ve yazılandan çok fazla umutlu olamıyor insan…
Konuşmanın tükenmesi, derinleşen iletişim sorunlarında açık seçik izlenebiliyor. Bir kere dinlemeyi reddeden bir söyleyiş tarzı egemen. Bu son derecede sâri bir durum. Taraflardan birisi konuşmaya iyi niyetle başlasa da bir süre sonra kontrolünü tamamen kaybederek saldırganlaşabiliyor. Diyalog mizansenleri, monolog gösterileriyle berhava oluyor. Habermas’ın ünlü deyişiyle ‘iletişimsel akıl örseleniyor’ ve iletişim sağlanamaz hale geliyor. En basit fikir aykırılıkları bile devasa düşmanlıklara dönüştürülebiliyor.
Geleneksel kültürler sözün tekellerini doğurdu. Sözün sahib-i aslisi hemen her yerde -en pagan olandan semavi olanlara kadar- Tanrısal güçlerdi. Ona atıfta bulunmaksızın kimsenin söyleyeceği bir şey olamazdı. Sözün bu dünyadaki otoriteleri de ilhamını bu kaynaklardan almak zorundaydı. Kısacası herkes konuşamazdı. Sözü edebilmek, ehline aitti. Sofistike söz kuralları -mesela şiirde olduğu gibi eğitimi uzun yıllar süren bir alanda olduğu üzere- söze dayalı eylemelerde belirleyiciydi. Bizim divan şiirini düşünelim. Aruz kalıplarını bellemeden ve onun kurallarını hiçe sayarak şiir yazılamazdı. Folk söz sanatları bile bundan nasibini almış, manilerden tutun da diğer türlerine kadar kurallı bir yapı kazanmıştı.


Kültürel alanda burjuva seçkinciliği
Bulvar gazetelerinde hemen her gün Türkiye’de taşra şairlerinin insanı tebessüm ettiren naiflikte, yer yer saçmalıkta yazdıkları şiirleri görmek mümkündür. Kalemi kapan, şair olup çıkmıştır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın ironik ifadesiyle “Türkiye’de her beş kişiden dokuzu” şair oluvermiştir.
Burjuva modernizmi, gelenekselin katı kurallı dünyasına savaş açarak doğdu. Kuralsızlık ve en uçta ve en imkansız olanın denenmesi üzerinden bir özgürleşmeyi birincil mesele haline getirdi. Ama bu özgürleşmenin çok da eşitlikçi olmadığını görmek gerekir. Yine şiir örneğinden gidecek olursak, herkesin şair olamadığı bir dünya ile hesaplaşmanın kaçınılmaz sonucu herkesin şair olması değildir. Şair doğmuş ve şiir yazarak var olan insanların önünü açmaktır. Buradaki kaçınılmaz çelişki hemen dikkat çekecektir. Çünkü şairin özgür üretimini sağlayacak olan yegâne yol, şiirin kendisi için bir değer haline getirilmesiydi. Ama bunu yaparken alanı normatif olarak yeniden tanımlamak, reddedileni yani kurallara boğulmuş bir dünyayı geri çağırmak anlamına geliyordu; ki bunu savunmak burjuva meydan okuyuşunu sakatlamaktan başka bir işe yaramazdı. Diğer bir yol ise bu alanda seçkin örnekler ortaya koymak ve çıtayı yüksekte tutmaktı. Bu yapıldı ve mesela bir 19. yüzyılda çok seçkin bir şiir, roman ve müzik birikimi ve düzeyi sağlandı. Klasik literatür ve repertuar bu düzeyleri sonraki kuşaklara aktaran bir yapılanma ve klasiklere bağlanma (klasizm) ise bunun örtük ya da açık ideolojisi olarak şekillendirildi.
Burjuva zihniyeti sanatlarda çok açık ve seçik iddialarla avangard olabilmekte idi. Hiçbir şeyle kendini bağlı hissetmemek sanatsal özgürlükte çok kabul edilebilir bir şeydi. Ama bu kayıtsızlığın sürdürülmesi hayli güçtü. Özellikle de politikleşirken. Kültürel alandaki burjuva seçkinciliği politik alandaki misyonları ile uyumsuzdur. Çünkü bu alanda özgürlük ve eşitlikçiliği birlikte savunmak durumundadır. Burjuva zihniyeti, anarşistler hariç, politik yönelişlerinde avangard eğilimlerinden bir tür irkilme, utanma eğilimi içine girip olağan ve sıradan ile uzlaşma stratejisi belirlemeye başladı. Özellikle politik sanatlarda ortaya çıkan ve aşağı kültürlerin popülist hezeyanlarla ululanması bunun açık göstergesidir. Ama burada bile sözün son tahlilde kendisine düşeceği, takdir hakkının sadece kendisinde olacağına dair bir beklenti örtük olarak etkisini devam ettirmektedir.


Ya söz biterse?
Kapitalist ekonomipolitik, burjuva akıl yürütmelerinin beklentilerini çoğu kez boşa çıkarmıştır. Sözün geleneksel dünyadan beslenen tekellerinin yıkılmasında burjuva akıl yürütmeler kapitalist işletmecilik ve pazarlama ilkeleriyle uyumludur. Ama yeni tekellerin yapılanmasında işi burjuva standartlarına bırakmak niyetinde değildir. Nitekim öyle olmuştur. Bugün Dostoyevski bile özel bir pazarlamanın konusu değilse okunmayacak, Mozart’ın yapıtları hipermarketlerde sepete düşecek, satılmak için damping üstüne damping bekleyecektir. Burjuva standartların tarumar olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Yeni dünyada geç ya da yeni kapitalizm, sözü alabildiğine ayağa düşürdü ve mülkiyetini aşağıya dağıttı. Artık sözün sahib-i aslisi yoktur; herkes onun bir yerden sahibidir. Ağzı olan konuşacak, üstelik her konuda konuşacaktır. Futbol yorumu yapan kişiyi, ertesi gün bize edebiyat dersi verirken bulabilirsiniz. Futbolu, felsefi bir meseleyi ya da ülkenin kanayan bir yarasını konuşur edalarıyla konuşmakta hiçbir beis yoktur; politikayı futbol gibi, futbolu politika gibi konuşmakta olmadığı gibi. Haber spikerleri başta olmak üzere herkes, en azından deneme türünde önüne geçilmez bir kabiliyetin sahibidir. Dünya haberlerini lise kompozisyonlarını andıran bir küçücük denemeyle bitirmenin ne sakıncası vardır ki?
Ya söz biterse? Merak etmeyin, söz biterse çığlık imdada yetişecektir. Bauman’ın ifadesiyle yeni ontoloji, “Bağırıyorum, o halde varım.”dır.