Ayva…

Şu ayva ne kadar ağırbaşlı ne kadar karakterli bir meyve. Nev-i şahsına münhasır… Vakur… Cemiyetlerde, davetlerde, önemli yemeklerde görüneyim diye uğraşmaz. Marketlerde, pazarlarda manavlarda kendini temsil edebileceği mütevazı bir köşesi -mevsimine göre- vardır. Bir de zar zor esnaf lokantalarının arka köşelerinde ikame bir tatlı olarak rastlarsınız ona… Kabak tatlısı kalmadı ise veya önceki günlerde kabak tatlısı yendi ise ayva tatlısı ikame edilir. Kendi rengi ile servis edilme acemiliği(!) gösterilmez. Kırmızı olması tercih edilir. Gariban, ’sorulunca söylenenlerdendir’.

Sosyalleşme kaygısı hiç taşımaz. Ne zaman ortaya çıkıp ne zaman kaybolduğunu fark edemeyeceğiniz kadar sessizce girer ve sakince çıkar hayatımızdan. Kesip getiren olmazsa canım çekti bile denmez galiba onun için. Diğer meyveler ile de çok benzeşmez. Turunçgiller gibi güçlü bir aileye mensup değildir. Ne alakası var denebilecek gülgillerdenmiş. Çilek gibi her tarifte, kara üzüm gibi her filmde görüneyim diye uğraşmaz. Hatta şu ana kadar ayvayı herhangi bir dizide bile görmemişsinizdir. Avrupai bir havaya da bürünme ihtiyacı hissetmez. Herhangi değişik isimli bir tatlının malzemesi değildir. Meyvesuyu veya Smoothie tariflerinde rastlamazsınız. Diyet tariflerinde de dikkat çekmez.
Elmanın, portakalın, muzun ingilizcesini bilirsiniz de ayvanın ingilizcesini, ingilizceyi sular seller gibi konuşsanız da bilemezsiniz. Bir deyimde yer alır; ‘ayvayı yedik’ pek matah bir anlamda değil, yapılan yanlıştan dolayı ileride çok daha fazla sıkıntı çekileceği anlatmak için kullanılır… bir göbek türünü ima eder, bu da sevimli bir çağrışıma sahip değildir. Bir türküde yazın gelmesi ile çiçek açması arasında bağ kurulur ama ‘yandım allah yandım…’ denilerek yine acılı konuların içine giriş olur. Klasik edebiyatımızda yanakta yeni beliren ‘ayva tüyleri’ (şiirlerde böyle denir) güzellik ifadesidir(?!) erkek-kadın farketmez; böyle güzellk anlayışı olmaz olsun dedirtir. ama buralara şimdilik girmeyelim.
O size diğerleri gibi ne tatlı ne de ekşi olmayı vaadeder. Sizinle yakınlaşmak için kendinden feragat etmez. Ancak, boğazınıza takılması riskini göze alarak onunla yakınlaşırsınız.
İlginç bir bilgi olarak söyleyeyim: dünya ayva üretiminde türkiye birinci ülkedir; buna rağmen senelerce aklınıza gelmeyecek kadar hatırlanmaktan uzaktır. Ürün olarak ’promote’ edilmez. Pazara girmesi için -kivi gibi- devlet desteği de görmemiştir. Reklamlarda gözükmez.
Daha çok bilgin bir insana benzer. Ortamlara değil akademiye aittir. Şifası ile ilgili makalelere az da olsa rastlarsınız. İncelmiş zevklerin ekranlara yansımayan entelektüalitesini temsil eder.
Hülasa AYVA önemlidir bizler için; onun farkına, hakkıyla varamamış olsak da…

Okunmayan yazılar, karşılıksız aşklar ve değeri “sonradan anlaşılacak” sanatçılar (I)

Sunar bir cam-ı memlu bin tehi peymaneden sonra
Döner vefk-i murad üzre felek amma neden sonra

Binlerce boş kadehten sonra bir dolu kadeh sunar..
ve en sonunda muradımın doğrultusunda döner bu felek..
amma neden hep en sonunda?

Epeyce eskiden bir radyo tiyatrosu dinlemiştim. Sanki bir komedi gibi başlayan fakat dramatik şekilde sonlanan bir hikayesi vardı. Lekel Züri adındaki yazar, kıymetinin bilinmediğinden şikayetçidir. ‘Devrinin önde gelen yazarlarından biri’ olarak kendini görmesine rağmen “ötekiler” bunun pek farkında değil gibidirler. Bu aşamada yazarın savunma mekanizması devreye girer ve “büyük insanların değerinin, genellikle ölümlerinden sonra anlaşıldığını” düşünür.  Öyle değil mi ya.. bununla ilgili bir çok örnek de vardır.. Ama yazarımız “kıymetinin biliniyor” olma zevkini hayatta iken tatma arzusundadır. Bunun için ufak bir oyun kurgular. Gazetelere kendi ölümü ile ilgili başsağlığı ilanları verir ve ortalarda gözükmemek için ise bir dağ köyüne yerleşir. Burada kendini sadece yazmaya verir. Kendini dönüşüne hazırlamakta ve insanlara yapacağı ufak sürprizinin hayalini kurmaktadır. Birkaç yıl sonra şehre geri döner. Yolda karşılaştığı bir beye “Lekel Züri Hastanesi”ni sorar… Adam bilmiyordur. “Herhalde hiç hasta olmayan bir adam bu” safdilliliğini gösterir. Başka birine “Lekel Züri Kütüphanesini” sorar. Bu adamın da kütüphaneden haberi yoktur. Burun kıvırarak “bu insanlar ne zaman okumaya başlayacaklar yahu” der, kendi kendine. Bu sorular devam ettikçe yazarımızın hayal kırıklığının şiddeti artar.  Varoluşsal amacını ve varoluş anlamını kendi için yitiren her insan gibi ‘intihar’ eder.

Geçen yazımız da bahsettiğimiz, “müşterisiz metanın zayi olması” tabii ki manevi düzlem söz konusu olacak şekilde işlenmiştir. Manevi tatmin sağlamak isteyen kişi üretimini paylaşmak isteyen kişidir.  Vücuda getirilen eserden beklenen, suya atılan taş gibi etrafında reaksiyona sebep olmasıdır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın dediği “her on kişiden dokuzu şairdir” sözündeki dokuz kişi için bu böyledir. Hatta bunu seviye farkı gözetmeden her bir üretici için kabul edebiliriz. Fakat ‘Pieta’ nın heykeltraşı Michelangelo, Bach çalan Glenn Gould, ‘Hüsn ü Aşk’ı yazan Şeyh Galip, Evc’ara taksimi ile makamın mucidinden daha çok  makam üzerinde tasarrufa sahip olduğunu gösteren Niyazi Sayın misali kişilere bakışımızda durum biraz farklılaşır. Deha düzeyindeki güzellik üreticileri için, tasnifleri aşan bir bakış açısı ve yeniden anlamlandırılmış kelimelerin gerektiği kanaatindeyim. Bir aşk halininin duygusal yoğunluğunu imbikten geçirip bu “sihirli iksiri” yaptığı işlere damlatan kişiler, vücuda getirdikleri ‘eser’ ile vardırlar.  Peki zaman – mekan ve ‘beğeni’ koordinatlarının uygun bir şekilde kesişememesi halinde bu sanatçılara ne olur. İşte bu anda sürekli duyduğumuz beylik lafın söylenme vakti gelir çatar. “Büyük insanların bir çoğunun kıymeti ölmeden bilinmez” .

Zamanı ve mekanı için anlaşılamayan sanatın üreticileri açısından ‘anlaşılamamış’ olmanın ruhi izdüşümünün; karışılıksız kalan bir aşkın aşıkta oluşturduğu ruh haline benzediğini düşünüyorum. Kavuşamayan aşık ve tatmin olamayan sanatçı… Yaşadığı an için müthiş bir duygusal yoğunluğa sahip aşık/sanatçı, maşuk/sanata talip olan kişi tarafından anlaşılacağını ümit ederek aşkını/eserini vücuda getirir. Duygularını olanca yoğunluğu ile karşı taraf için kodlamış ve şifrelerle saklamıştır. Zamanı ve mekanı muhatabı için genişletmiş ve yogunlaştırmıştır. Aşık ve sanatçının zamanla alıp veremediği de bu sebeptendir.  Kimi zaman elinden bir su gibi akıp giden an’ın endişesini duyan aşık veya sanatçı kimi zaman da zamanın ilerlememesinden şikayet eder.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat

“En uzun geceyi vakit ve yıldız işleri ile ilgilenler nereden bilsin; sen onu aşk derdine düşmüş kişiye sor. Sor bakalım ki geceler kaç saatmiş.”  21 Aralık gecesinin ismi olan ‘şeb-i yelda’dan ilhamla üretilmiş aşka ve aşıklığa bir bakış. Davud heykelinin konuşmasını bekleyen ‘Michelangelo’, bir insanın sahip olabileceği hayallerin en mükemmeli olarak sevdiğini gören  ‘aşık’ veya Güneş’e fazla geldiğini düşündüğü ışığı alarak onu kutsayan hatta bunu yapmasa idi Güneş’in halinin ne olacağını merak eden ‘edebi filozof’ Nietzsche… Bu kişiler zaman ve mekanla olan ilişkileri bilinenin aksine yaşayan kişilerdir. ‘Gerçeklik’ ve ‘hakikat’ arasındaki farkta tam burada kendini gösterir. Ululayıcı bakıştaki yerine oturtulamayan deterministik kavramlar. Goethe ‘Genç Werther’in Acıları’ adlı kitabında “keşke onu hiç tanımamış olsaydım, o zaman kendi kendime –bir budalasın ve dünyada hiç olmayan birini arıyorsun derdim” diyor. Bir sonraki yazımızda bahsi geçen durumların çözümlemesi üzerinde duracağız.

Söz ve Çığlık

Bazen basit bir günlük deyiş, esaslı bir farkındalık sağlayabiliyor. Mesela “ağzı olan konuşuyor” deyişi böyle. Bu deyiş konuşmanın ne denli sıkıcı hale gelebildiğinin de bir işareti. Bir bıkkınlığı, usanmışlığı ifade ediyor. Konuşma özgürlüğü meselesinde bu noktadan sonra söz konusu bıkkınlığın da hesap edilmesi gerekiyor. Çünkü faşizm ve her türlü faşizan eğilimler bu bıkkınlığı işlemede çok mahirdir.
Hayatını bir bakıma yazarak sağlayanlar taifesinden birisi olarak bu deyişe “kalemi olan yazıyor” gibi bir yakıştırmayı da eklemekte hiçbir sıkıntı duymuyorum. Benzetmeye dayalı yan akıl yürütmelerle deyiş dağarcığının genişleyeceğinden kuşku olmasa gerekir.
Aslında bu durumu olağan karşılamak gerekiyor. Postmodern durum fiilin abartılarak tüketilmesine ve failin de belirsizleşmesine dayanıyor. Konuşma bolluğu içinde konuşma, yazma bolluğu içinde de yazma eylemi anlamını ve etkisini yitirmeye başladı. Herkesin konuştuğu ve yazdığı yerde konuşulandan ve yazılandan çok fazla umutlu olamıyor insan…
Konuşmanın tükenmesi, derinleşen iletişim sorunlarında açık seçik izlenebiliyor. Bir kere dinlemeyi reddeden bir söyleyiş tarzı egemen. Bu son derecede sâri bir durum. Taraflardan birisi konuşmaya iyi niyetle başlasa da bir süre sonra kontrolünü tamamen kaybederek saldırganlaşabiliyor. Diyalog mizansenleri, monolog gösterileriyle berhava oluyor. Habermas’ın ünlü deyişiyle ‘iletişimsel akıl örseleniyor’ ve iletişim sağlanamaz hale geliyor. En basit fikir aykırılıkları bile devasa düşmanlıklara dönüştürülebiliyor.
Geleneksel kültürler sözün tekellerini doğurdu. Sözün sahib-i aslisi hemen her yerde -en pagan olandan semavi olanlara kadar- Tanrısal güçlerdi. Ona atıfta bulunmaksızın kimsenin söyleyeceği bir şey olamazdı. Sözün bu dünyadaki otoriteleri de ilhamını bu kaynaklardan almak zorundaydı. Kısacası herkes konuşamazdı. Sözü edebilmek, ehline aitti. Sofistike söz kuralları -mesela şiirde olduğu gibi eğitimi uzun yıllar süren bir alanda olduğu üzere- söze dayalı eylemelerde belirleyiciydi. Bizim divan şiirini düşünelim. Aruz kalıplarını bellemeden ve onun kurallarını hiçe sayarak şiir yazılamazdı. Folk söz sanatları bile bundan nasibini almış, manilerden tutun da diğer türlerine kadar kurallı bir yapı kazanmıştı.


Kültürel alanda burjuva seçkinciliği
Bulvar gazetelerinde hemen her gün Türkiye’de taşra şairlerinin insanı tebessüm ettiren naiflikte, yer yer saçmalıkta yazdıkları şiirleri görmek mümkündür. Kalemi kapan, şair olup çıkmıştır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın ironik ifadesiyle “Türkiye’de her beş kişiden dokuzu” şair oluvermiştir.
Burjuva modernizmi, gelenekselin katı kurallı dünyasına savaş açarak doğdu. Kuralsızlık ve en uçta ve en imkansız olanın denenmesi üzerinden bir özgürleşmeyi birincil mesele haline getirdi. Ama bu özgürleşmenin çok da eşitlikçi olmadığını görmek gerekir. Yine şiir örneğinden gidecek olursak, herkesin şair olamadığı bir dünya ile hesaplaşmanın kaçınılmaz sonucu herkesin şair olması değildir. Şair doğmuş ve şiir yazarak var olan insanların önünü açmaktır. Buradaki kaçınılmaz çelişki hemen dikkat çekecektir. Çünkü şairin özgür üretimini sağlayacak olan yegâne yol, şiirin kendisi için bir değer haline getirilmesiydi. Ama bunu yaparken alanı normatif olarak yeniden tanımlamak, reddedileni yani kurallara boğulmuş bir dünyayı geri çağırmak anlamına geliyordu; ki bunu savunmak burjuva meydan okuyuşunu sakatlamaktan başka bir işe yaramazdı. Diğer bir yol ise bu alanda seçkin örnekler ortaya koymak ve çıtayı yüksekte tutmaktı. Bu yapıldı ve mesela bir 19. yüzyılda çok seçkin bir şiir, roman ve müzik birikimi ve düzeyi sağlandı. Klasik literatür ve repertuar bu düzeyleri sonraki kuşaklara aktaran bir yapılanma ve klasiklere bağlanma (klasizm) ise bunun örtük ya da açık ideolojisi olarak şekillendirildi.
Burjuva zihniyeti sanatlarda çok açık ve seçik iddialarla avangard olabilmekte idi. Hiçbir şeyle kendini bağlı hissetmemek sanatsal özgürlükte çok kabul edilebilir bir şeydi. Ama bu kayıtsızlığın sürdürülmesi hayli güçtü. Özellikle de politikleşirken. Kültürel alandaki burjuva seçkinciliği politik alandaki misyonları ile uyumsuzdur. Çünkü bu alanda özgürlük ve eşitlikçiliği birlikte savunmak durumundadır. Burjuva zihniyeti, anarşistler hariç, politik yönelişlerinde avangard eğilimlerinden bir tür irkilme, utanma eğilimi içine girip olağan ve sıradan ile uzlaşma stratejisi belirlemeye başladı. Özellikle politik sanatlarda ortaya çıkan ve aşağı kültürlerin popülist hezeyanlarla ululanması bunun açık göstergesidir. Ama burada bile sözün son tahlilde kendisine düşeceği, takdir hakkının sadece kendisinde olacağına dair bir beklenti örtük olarak etkisini devam ettirmektedir.


Ya söz biterse?
Kapitalist ekonomipolitik, burjuva akıl yürütmelerinin beklentilerini çoğu kez boşa çıkarmıştır. Sözün geleneksel dünyadan beslenen tekellerinin yıkılmasında burjuva akıl yürütmeler kapitalist işletmecilik ve pazarlama ilkeleriyle uyumludur. Ama yeni tekellerin yapılanmasında işi burjuva standartlarına bırakmak niyetinde değildir. Nitekim öyle olmuştur. Bugün Dostoyevski bile özel bir pazarlamanın konusu değilse okunmayacak, Mozart’ın yapıtları hipermarketlerde sepete düşecek, satılmak için damping üstüne damping bekleyecektir. Burjuva standartların tarumar olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Yeni dünyada geç ya da yeni kapitalizm, sözü alabildiğine ayağa düşürdü ve mülkiyetini aşağıya dağıttı. Artık sözün sahib-i aslisi yoktur; herkes onun bir yerden sahibidir. Ağzı olan konuşacak, üstelik her konuda konuşacaktır. Futbol yorumu yapan kişiyi, ertesi gün bize edebiyat dersi verirken bulabilirsiniz. Futbolu, felsefi bir meseleyi ya da ülkenin kanayan bir yarasını konuşur edalarıyla konuşmakta hiçbir beis yoktur; politikayı futbol gibi, futbolu politika gibi konuşmakta olmadığı gibi. Haber spikerleri başta olmak üzere herkes, en azından deneme türünde önüne geçilmez bir kabiliyetin sahibidir. Dünya haberlerini lise kompozisyonlarını andıran bir küçücük denemeyle bitirmenin ne sakıncası vardır ki?
Ya söz biterse? Merak etmeyin, söz biterse çığlık imdada yetişecektir. Bauman’ın ifadesiyle yeni ontoloji, “Bağırıyorum, o halde varım.”dır.

Saatler zamanı ölçmez!

Günümüzdeki gelişmişlik aşamasında, zaman, bilindiği üzere, çok yüksek düzlemdeki bir sembol sentezidir; gerek toplumsal, gerek bireysel gerekse de doğal hayatın akışı içindeki peş peşe olayların zamansal konumlarını birbiri ile ilintilemeye yarayan bir sentez. Takvimin sembolleştirdiği zaman buna güzel bir örnektir. Aslında bir daha geri gelmeyecek yılların o sembol düzlemindeki akışı içinde sembol birimleri olarak yerleştirilmiş aylar, haftalar ve günler belirli aralıklarla tekrarlanır, yani geri gelip dururlar.
İlişki ağları içerisinde zaman aygıtının, örneğin sembol yanını fiziksel yanlarından herhangi bir anlamda koparmak ya da ayrı ayrı ele almak mümkün değildir. Tıpkı dilde olduğu gibi, nasıl ki zihnimizdeki tasarım, fiziksel nitelikteki seslerle ya da ses birimlerinin kalıplarıyla kaynaşıp tek bir sembol oluşturmuşlarsa, üç boyutlu mekan ile zamanı bir araya getirerek dört boyutlu bir hareketi tek bir olay olarak sunan saatler, insanların birbirleriyle kurdukları iletişimi de karakteristik bir özellik olarak işin içine katıp beş boyutlu bir model oluşturur. Bu beş boyut dilsel sembolde olduğu gibi, ayrılmaz bir bütündür.
Fizikçiler zamanı ölçtüklerini söylerler sık sık. Bunu yaparken matematik formüllerine başvururlar; ve bu formüllerle zamanın ölçüsü, fiziğe özgü, adı konmuş bir birim olarak kullanılır. Gel gelelim, zaman dediğimiz şey aslında ne gözle görülebilir ne de elle tutulabilir. Duyularımızla algılanamaz bir şeydir zaman.
Bu durumda zamanı bir nesne gibi ölçebildiğimizi ileri sümek ne anlama gelir? Cevabı verilememiş sorulardan biri, zamanın nasıl olup da bir doğa nesnesi gibi muamele gördüğüdür.
“Zaman ölçülemez” diyoruz, peki ama örneğin saat dediğimiz mekanizmalar zamanı ölçmez mi? Kuşkusuz saatleri bir şey ölçmek için kullanırız. Ne var ki bu ölçtüğümüz şey, o görünmeyen “zaman” değil de alabildiğine somut, elle tutulabilir bir şeydir. Ay tutulmasının süresi ya da bir koşucunun 100 metre yarışındaki hızı gibi. Saatlerin gösterdiği süre dilimleri eşit aralıklı tekrarlarla karşımıza çıkıp dururlar; saatler insanların normlaştırdığı, bu anlamda sosyal düzlemde belirlenmiş süre dilimlerini temsil ederler. Saatler kullanılarak benzer olayların süreleri tespit edilebilir. Gelişmenin daha önceki basamaklarındaki insanlar, birbiri izleyen olayların tespitinde kullanımı “olay akışı birimi” şeklinedir. Diğer bir deyişle, aslında birbiri ardından gerçekleşen her şey gibi, bir kerelik, geri gelmez ve tekrarlanamaz olduğu halde, her ortaya çıkışı bir öncekine benzeyen ya da aynı süre kalıbını temsil eden doğal süreçlere başvurmuşlardır. Söz gelimi med-cezir olayı, mevsimlerin değişmesi gibi, insanların nabzının artması gibi ardıl kalıplar/sekans oluşturduklarından, bunları gerek kendi faaliyetlerini birbirine göre ayarlayıp uyumlama, gerekse de kendi dışlarındaki doğal, fiziksel süreçler ile sosyal faaliyetlerini bir uyum içine sokma amacıyla kullanmışlar; daha sonraki gelişmişlik düzlemleri içersinde insan buluşu olan saatlerin kadranlarındaki rakamların oluşturduğu sembolleri ardıl birimler olarak aynı yolda değerlendirmişlerdir.
Zaman’ın ontolojik statüsü, varlıklar arasındaki yeri, bugün hala açıklanabilmiş değildir. Zaman üzerine kafa yorarız; ama karşımızda ne türden bir şeyin bulunduğunu doğru dürüst bilmeyiz. Zaman bir doğa nesnesi midir? Doğa olaylarının bir parçası mıdır? Yoksa bir kültür nesnesi midir? Yoksa zaman sözcüğünün dilbilgisel tanımda bir isim olması, onun bir nesne olduğu yanılsamasını mı yaratmaktadır? Saatlerin zamanı gösterdiklerini söylediğimizde aslında onlar neyi göstermektedir?

Aşk ezoterik bir mefhumdur…

Hâme gibi dü zebân u yek dil
Bir bahsi olurlar idi nâkıl
Şeyh Galip (Hüsn ü Aşk)

Sahip olunan üst kategoride aynı tasnife tâbi tutulan fenomenlerin, bir alt kategoriye geçtiği zaman farklılaşması ve hatta tezat bir görünüm arz etmesi eşyanın hakikatinin hem heyecan verici doğası hem de vaka-i âdiyesidir. Senkretik bakış sahibi kişiler için mucizevi bir tarafa sahip olan ‘hemhâl olmuş tabiat’; ayrıştırıcı, farklılık perestkarları için de ontolojik önem arz eder. İçiçe geçen ve homojenize olmuş kavramlar, farklılıkların farkları üzerine odaklananlarca ‘itina’ ile didiklenir, ki bu davranış modeli sahip olduğu bakış açısını üst kategoriye taşıma sürecinin süreklilik arz eden mahiyetine uyum sağlayamayan kişilerin sahip oldukları felsefelerin temelini teşkil eder. Saplantı haline getirilen ‘fark’lılıklara ayırıcılık, hakikati batıldan ayırma üst kategorisinde değil, hakikati parçalara ayırarak mütemmim cüzlerin tek başlarına içerdikleri soyut ve somut anlamları düşünerek bütünü oluşturduğundan şüphe edilmesi ve daha sık rastlanan ‘inkar’ reaksiyonu şeklinde ortaya çıkması şeklindedir. Bu noktadan ‘hakikatin’ farkına vardığını zanneden kişinin pek tabii ki sadece önyargılarını yeniden tasnif ettiğini iddia edebiliriz. Eskilerin tabiri ile ‘katreye gizlenen umman’ idrak edilememiş ‘küll’ ile ‘cüz’ arasına farklılık izafe edilmiştir. Oysa damlaya gizlenen okyanus, hakikat okulunun okült manifestosu olabilecek mahiyettedir.

Herkesin kulağına gelen ‘zıt olanların birbirini çekiyor’ olmasını biz ‘zıtlıkların birbiri ile kaim’ olduğu düşüncesi ile anlamlandırmak istiyoruz. Bırakın farklılıkları, zıtlıklar dahi birbirini tamamlayıcı ve anlamlandırıcı kavramlardır. Varlık ve yokluk birbirini üretir, zor ve kolay diğeri olmadan algılanamaz, ön ve arka birbirini tamamlar. Zıt gözüken kavramlar bir hakikatin iki koludur. Üst kategoride gün dediğimiz zaman birimini gece ve gündüz oluşturur. Bu iki kavram ise birbirlerin içine girerek ve içinden çıkarak oluşurlar. Hakiki olan ‘gün’dür. Mütemmim cüzleri ise gece ve gündüzdür. Biri, diğeri olmadan anlamsızdır. Ve evrensel uyum yasalarına (sünnetullah) göre ‘gün’ü birbirlerine o kadar nazik devrederler ki bu degrade geçişi fark etmek ancak an’da yaşamasını öğrenenlerce/görenlerce/hemhal olanlarca mümkün olabilmektedir. Yeri gelmişken hemen söyleyelim ki bir bilgiyi kitabi olarak bilmek(ilm’el yakin), bilgiyi hissetmek/ görmek/ kavramak (ayn’el yakin) ve bilgi ile/bilginin içinde yaşamak(hak’el yakin) bilme eyleminin birbirini takip eden süreçleridir. Mevlana’nın ifadesi ile hakikat denizinden kaplarımızın hacmi kadar feyiz alabiliyor olmamız bilme sürecimizdeki seviyemize bağlıdır. Yükseldikçe daha geniş bakış açısından gören insan, bilme sürecindeki kapasitesi ile kendi irtifasını tayin eder. Bilme sürecinin amacı olarak da asla malumatfuruşluğu kastetmediğimizi ve dünyada neden varız sorusuna verilebileceğini düşündüğüm en tutarlı cevaplardan olan ‘kendini bilme’yi kastettiğimizi ifade etmek isterim. Yani niceliksel/kemiyet olarak bilmek değil, niteliksel/keyfiyet olarak bilmek…

Bilme sürecinde soyut olanın somutlanması, somut olanın soyutlanması bir metot dahilinde olursa insanı hakikate taşır. Belli bir referansa dayanmayan aydınlanma süreci, ana yoldan tali yollara sapar ve dahi oralarda ikamet eder. Vahdetten/birlikten kesrete/çokluğa, çokluktan birliğe giden sürecin hocası kanaatimize göre ‘aşk’tır. Metot olarak aşk, rehber olarak aşk, hoca olarak aşk, mütemmim cüz’lerin bütünü olarak aşk, çokluk aleminden teklik alemine götüren aşk ve orada karşımıza çıkacak olan aşk. Bütün kainatın içini dolduran, dünyayı döndüren, geceyi gündüze gündüzü geceye çeviren aşk. İster ezoterik, ister otodidakt olsun her halükarda aşk. Geçmişi de geleceği de ‘an’ın kabında eriten aşk. Sembollerle düşünen, gizem çözen, farklılıkları Bir’e yücelten aşk. İnsanların bütün öğrenebileceklerinin toplamı olarak aşk.

Aşk imbiğine konan farklılık ve çokluk alemi ‘bir’lik damlası’nı verir. O zaman Şeyh Galib’in yukarıda yazılan beytinde dediği gibi “(kamış) kalem gibi iki dili olan, ama iş yazmaya geldiğinde tek bir konuyu anlatan” aşıklar olunuverilir. Ayrı satırlar(mısralar) halinde farklı gibi duran ama beyit(dize) olduğunda tek bir anlam örgüsünü ifade eden aşıklar, an’ın farkındalığında olarak bir sonraki an’da hüsrana düşmezler.

Akordu bozuk enstrümandan müzik dinlemektir, yaşamak!

İlk eserine başladı…
Gitarda tınlayan bir majör akor…
Aynı saniye içinde kafama iki kere vuran şeyler hissettim.
Anladım ki, gitarın altı telinden en az ikisinin akordu yok.
Üzüldüm, heyecanına verdim gitar çalıp şarkı söyleyen kızcağızın;
ilk eserini çalarken söylemeyi bırakıp sazını akort etmek yerine
bir sonrakine düzelterek başlayacağını varsaydım.
Ama öyle olmadı! Dört ya da beş eseri (hafızam, savunma refleksi olarak, ilgili alanına reset atmaya çalıştığı için kaç eser olduğunu unutmuşum) akortsuz enstrumanı ile tamamladı.
‘Saygısızlık ederek’ kulaklarımı kapatıp duymamaya çalışmadım; -ki bence, ayarsız seslerle müzik yapmak büyük saygısızlıktır- etrafımda eğlenen kişileri düşünme ve durumu değerlendirme fırsatı buldum. Çocukluğundan beri “topluma/genele ‘uyumlu’ davranmaya çalışan bir zihin için” sayısız ortamda sayısız fırsat yakalanır, toplumsal cılız analizler adına. Yani, çok da özel bir şey değildi benim için; sorum da çok derin sayılmaz zaten… böyle olmasına rağmen cevabını yılardır bulamadım?! Soru şu: Herkes halinden memnunken neden ben, migrenim tetiklenecek düzeyde bu gibi durumlardan etkileniyorum? Cevabı ise hep çok basitleştirmeye çalıştım; “ben uyumsuzum”, “ben sivriyim”, “ben ukalayım”, “ben asosyalliği yaratacak olan davranışlarda bulunmaya meyilliyim” filan. Ama bu cevap, kendime dışardan bakarak vermeyi baştan kabullendiğim kaçışın terennümü. ‘-Evet… genel olan, baskın olan, çoğunlukta olan sizler haklısınız’ çünkü adınız üzerinde siz çoksunuz. Ben de sizin aranızda olacaksam tabii ki kabullenip saklamaya çalışacağım uyumsuzluğumu; yoksa beni yalnızlıkla cezalandırırsınız!
Müzisyenler çok iyi bilir akordu bozuk enstrümanla müzik dinlemenin zorluğunu… Bernard Shaw’ın sözüne dahi hak verirler, eğer kötü müziği sonuna kadar dinleme gücünü kendilerinde bulurlarsa: “Cehennem, amatör müzisyenlerle doludur”.
Gitar çalan kızcağızı büyük bir salonda, kalabalık bir insan güruhu ile izledim (hem de en önden). Migrenlerine vesile olmuş mudur bilmem ama muhtemeldir benimle aynı sıkıntıları paylaşan bir düzine insanın olması. Bilmenin, mutsuzluğunuza sebep olması, her durum için genellenemese de bir çok kilit durum için maymuncuk vazifesi görür. “Bilmek” yerine belki de farkındalığı kullanmam daha yerinde olacak. Yoksa cehaletin felsefesini yapmaya cesaret edecek kadar cahil olduğumu hissedebilirim belki de… Şöyle diyebilirim: Farkındalığı yüksek bir insan, farkındalığı zayıf bir güruhun içinde ‘cehaletin mutluluğuna’ inanmaya başlayabilir. Devamında hemen bir soru daha sorayım kendime: İnsan mutlu olmak adına bildiklerini unutmak ister mi? El-cevap: Maalesef. Bisiklet sürmeyi öğrendikten sonra nasıl unutabilirsiniz?!
Müziğin yedi ana sesi ve bu yedi sesin arasında da sabit aralıkları vardır. Frekans değerleri yani… Sadece ‘bu kadar küçük’ hatta küçücük bir fizik kuralının tahrip edildiğini farkeden bir zihin, güruhun geri kalan %98’inden ilk planda davranışsal olmasa da zihinsel olarak ayırılır; Buna şahitlik edebilirim. Bunun ‘farkında olmak’ en basiti ile o anın mutsuzluğudur. Ve genetiğimiz mutsuzluğun sürekliliğini destekleyecek şekilde gelişmemiştir. Mutsuzluk histerik bir haldir ve nesilini devam ettirirken kendisi için en uygunu seçmeye kodlanan insan ‘mutsuzluğa sahip bir diğer insandan cüzzamlıdan kaçar gibi uzaklaşır. Mutsuzluk davranışını saklamamızın sebebi işte tam olarak budur: ‘anımızın ve geleceğimizin’ egemen güçler tarafından yargılanması kaygımız ve yalnızlık ile cezalandırılma korkumuzdur; Kendimden biliyorum. Yani, farkındalığına eriştiğimiz müziğin herhangi bir parçasını, akordu bozuk enstrümandan dinliyorsak, tahammül etme ihtimalimiz yalnızlık kaygımız ile doğru orantılı olarak değişir. Mutsuzluğumuz ise farkında olduklarımız artıkça logaritmik olarak artar. Hayat ile ilgili tezimi daha anlaşılır kılmak ve özetlemek için parametreleri teke ve onu da müziğe indirgeyeyim. ‘Farkında’ bir insan olacaksanız, size mutsuzluğunuzu müjdelemem ve bilmenin size acıyı getireceğini söylemem gerekir. Çünkü hayat denen müzikalde(all the world is a stage’den mülhem) bir çok akortsuz enstrümanla müzik icrasına rastlayacaksınız. Ya uyumlu olacaksınız, sivrilmeyeceksiniz ya da yalnız kalmayı göze alacaksınız.