Okunmayan yazılar, karşılıksız aşklar ve değeri “sonradan anlaşılacak” sanatçılar (I)

Sunar bir cam-ı memlu bin tehi peymaneden sonra
Döner vefk-i murad üzre felek amma neden sonra

Binlerce boş kadehten sonra bir dolu kadeh sunar..
ve en sonunda muradımın doğrultusunda döner bu felek..
amma neden hep en sonunda?

Epeyce eskiden bir radyo tiyatrosu dinlemiştim. Sanki bir komedi gibi başlayan fakat dramatik şekilde sonlanan bir hikayesi vardı. Lekel Züri adındaki yazar, kıymetinin bilinmediğinden şikayetçidir. ‘Devrinin önde gelen yazarlarından biri’ olarak kendini görmesine rağmen “ötekiler” bunun pek farkında değil gibidirler. Bu aşamada yazarın savunma mekanizması devreye girer ve “büyük insanların değerinin, genellikle ölümlerinden sonra anlaşıldığını” düşünür.  Öyle değil mi ya.. bununla ilgili bir çok örnek de vardır.. Ama yazarımız “kıymetinin biliniyor” olma zevkini hayatta iken tatma arzusundadır. Bunun için ufak bir oyun kurgular. Gazetelere kendi ölümü ile ilgili başsağlığı ilanları verir ve ortalarda gözükmemek için ise bir dağ köyüne yerleşir. Burada kendini sadece yazmaya verir. Kendini dönüşüne hazırlamakta ve insanlara yapacağı ufak sürprizinin hayalini kurmaktadır. Birkaç yıl sonra şehre geri döner. Yolda karşılaştığı bir beye “Lekel Züri Hastanesi”ni sorar… Adam bilmiyordur. “Herhalde hiç hasta olmayan bir adam bu” safdilliliğini gösterir. Başka birine “Lekel Züri Kütüphanesini” sorar. Bu adamın da kütüphaneden haberi yoktur. Burun kıvırarak “bu insanlar ne zaman okumaya başlayacaklar yahu” der, kendi kendine. Bu sorular devam ettikçe yazarımızın hayal kırıklığının şiddeti artar.  Varoluşsal amacını ve varoluş anlamını kendi için yitiren her insan gibi ‘intihar’ eder.

Geçen yazımız da bahsettiğimiz, “müşterisiz metanın zayi olması” tabii ki manevi düzlem söz konusu olacak şekilde işlenmiştir. Manevi tatmin sağlamak isteyen kişi üretimini paylaşmak isteyen kişidir.  Vücuda getirilen eserden beklenen, suya atılan taş gibi etrafında reaksiyona sebep olmasıdır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın dediği “her on kişiden dokuzu şairdir” sözündeki dokuz kişi için bu böyledir. Hatta bunu seviye farkı gözetmeden her bir üretici için kabul edebiliriz. Fakat ‘Pieta’ nın heykeltraşı Michelangelo, Bach çalan Glenn Gould, ‘Hüsn ü Aşk’ı yazan Şeyh Galip, Evc’ara taksimi ile makamın mucidinden daha çok  makam üzerinde tasarrufa sahip olduğunu gösteren Niyazi Sayın misali kişilere bakışımızda durum biraz farklılaşır. Deha düzeyindeki güzellik üreticileri için, tasnifleri aşan bir bakış açısı ve yeniden anlamlandırılmış kelimelerin gerektiği kanaatindeyim. Bir aşk halininin duygusal yoğunluğunu imbikten geçirip bu “sihirli iksiri” yaptığı işlere damlatan kişiler, vücuda getirdikleri ‘eser’ ile vardırlar.  Peki zaman – mekan ve ‘beğeni’ koordinatlarının uygun bir şekilde kesişememesi halinde bu sanatçılara ne olur. İşte bu anda sürekli duyduğumuz beylik lafın söylenme vakti gelir çatar. “Büyük insanların bir çoğunun kıymeti ölmeden bilinmez” .

Zamanı ve mekanı için anlaşılamayan sanatın üreticileri açısından ‘anlaşılamamış’ olmanın ruhi izdüşümünün; karışılıksız kalan bir aşkın aşıkta oluşturduğu ruh haline benzediğini düşünüyorum. Kavuşamayan aşık ve tatmin olamayan sanatçı… Yaşadığı an için müthiş bir duygusal yoğunluğa sahip aşık/sanatçı, maşuk/sanata talip olan kişi tarafından anlaşılacağını ümit ederek aşkını/eserini vücuda getirir. Duygularını olanca yoğunluğu ile karşı taraf için kodlamış ve şifrelerle saklamıştır. Zamanı ve mekanı muhatabı için genişletmiş ve yogunlaştırmıştır. Aşık ve sanatçının zamanla alıp veremediği de bu sebeptendir.  Kimi zaman elinden bir su gibi akıp giden an’ın endişesini duyan aşık veya sanatçı kimi zaman da zamanın ilerlememesinden şikayet eder.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat

“En uzun geceyi vakit ve yıldız işleri ile ilgilenler nereden bilsin; sen onu aşk derdine düşmüş kişiye sor. Sor bakalım ki geceler kaç saatmiş.”  21 Aralık gecesinin ismi olan ‘şeb-i yelda’dan ilhamla üretilmiş aşka ve aşıklığa bir bakış. Davud heykelinin konuşmasını bekleyen ‘Michelangelo’, bir insanın sahip olabileceği hayallerin en mükemmeli olarak sevdiğini gören  ‘aşık’ veya Güneş’e fazla geldiğini düşündüğü ışığı alarak onu kutsayan hatta bunu yapmasa idi Güneş’in halinin ne olacağını merak eden ‘edebi filozof’ Nietzsche… Bu kişiler zaman ve mekanla olan ilişkileri bilinenin aksine yaşayan kişilerdir. ‘Gerçeklik’ ve ‘hakikat’ arasındaki farkta tam burada kendini gösterir. Ululayıcı bakıştaki yerine oturtulamayan deterministik kavramlar. Goethe ‘Genç Werther’in Acıları’ adlı kitabında “keşke onu hiç tanımamış olsaydım, o zaman kendi kendime –bir budalasın ve dünyada hiç olmayan birini arıyorsun derdim” diyor. Bir sonraki yazımızda bahsi geçen durumların çözümlemesi üzerinde duracağız.

Hayatı imbikten geçirmek gibidir bizim müziğimizi dinlemek

İmbik, belki de duyduğunuz ama ne olduğunu bilmediğiniz bir araç.Ne işe yaradığını söyleyeyim: Bununla damtırsınız; Rakı da yapılır gül yağı da… Mesela 4 ton gül koyarsınız, O size 800-900 gr gül yağı verir. İçine koyduğunuz her ne ise onu saflaştırır, yoğunlaştırır. Nereden aklıma geldi? “Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenâre düştü”yü dinliyordum… Klişe bir düşünce aklımda beliriverdi :/ “Normal bir vatandaş bu eseri anlamaz ki ya hu” düşüncesi… Şeyh Galib’in gazeline İsmail Dede’nin bestesini Bekir Sıdkı’nın sesinden hakkıyla dinlemek öyle her kula nasip olmaz. Kulağına bir yerlerden gelse bile ‘ezan okunuyor’ zanneder (yaşanmış bir olaydır☺) Dinlese hatta söylese bile ‘eserle hemhâl olamaz’  olmayınca olmuyor işte. velhasıl anlaşılmıyor. Anlamak çok mu gerekli?! El-cevap: Çok da gerekli değil valla! Kızarmış ekmeğe, tereyağ sürüp o erirken ve balı da sürüp onun üzerine ceviz koyup yemenin keyfinden habersiz olanlar bunun eksikliğini de hissetmezler. Ama sanatı idrak edenler en azından ‘savaş’a meyletmezler gibi bir önyargım var (kimbilir belki de önyargı değil, gerçektir). Tamam tamam savaş mevzuunu da o kadar büyütmemek lazım. Yemek içmek kadar dünyanın doğasına uygun bir şey; neyse konumuzdan sapmayalım… Yüksek sanat, medeniyetin-kültürün imbikten geçmiş hali… Düşünsenize, sadece bir şarkıda hem edebiyatın hem musikinin hem de icranın yüzyıllarca belki binyıllarca meşakattli yolculuğundan sonra, tam olgunluğa erdiğine – kemalatına şahit oluyorsunuz. Zamanın, kültürün, medeniyetin, tasavvufun, aşkın, sanatın vs.’in imbikten geçmiş sadasını duyuyorsunuz.

Çok havalı bir eylem, ciddiyim. Gelir durumu iyi olanlar için Porsche Cayenne’e binmek; vasatlar için Birkenstock terlikle gezmek gibi…

Sanat orada(İstanbul), Televole burada (Bursa)

“Yazmayayım, yazmayayım…” diyorum ama yazmadan da ruhumu yatıştıramıyorum.

Klişe ifadeler kullanarak “enayi yerine konmak istemiyorum…” da demek istemiyorum “Bursa bunu haketmiyor…” da…

Ama hissettiklerim bu söylediklerime benziyor…

Neden bahsediyorum?

25 Mayıs 2015’te “54. Bursa Festivali” başlayacak.

31 Mayıs 2015’te de “43. İstanbul Müzik Festivali” başlayacak.

Başlayacak başlamasına da, bu senkronize iki festival arasında,

kartal arabalarının arkasında satılan baklava ile

Gaziantep baklavası arasındaki farktan çok daha fazla  tat ve kalite farkı var.

Geçen senelerde de herhangi bir anadolu ilçesinin sebze&meyve şenliklerinde de görebilceğiniz “sibel can – hande yener – gülşen – murat boz…” gibi isimler sahne almış olması beni bir hayli üzmüştü. Bu ‘Çin Malı’ Bursa Festivali’miz ile ilgili vur-kaçlar yapmıştım. Dün İstanbul’un programını görünce, canım epey sıkıldı.

Orada kim var? Burada Kim var?

İstanbul’da

Gidon Kramer & Berlin filarmoni’nin 12 çellisti &  Alexander Rudin & Yuri Bashmet  & Borodin Quartet & Boris Berezovsky & Angela Hewitt & Patricia Kopatchinskaja var… Daniil Trifonov var…  vs… vs… var

Mozart maratonu var… Bach var…. Corelli var… Piazzolla  var… Shostakovich var… Turina var… Bartok var… Grieg var… Lizst var… Saint-Saëns var… Poulenc var… Aaron Copland var… Mendelssohn var… Schubert var… Chopin var… Brahms var… var oğlu var

Bursa da…

Zara & kıraç & yonca lodi & rafet el roman & ezo & funda arar & kenan doğulu & 80lerde uzun saçları ile şımarık şımarık rock müziği söyleyen abiler…  falanlar filanlar var.  (2-3 tane kalbur üstü program da var… ve icracılarını tenzih ederim…)

sonuç şu:

Sanat orada, magazin ve televole burada…

Konsept ve fikir orada,

Dostlar alışverişte görsün burada

Basiretsiz, sanatsal vizyonu sürünen, kültür üzerine tek satır akademik fikri olmayan bir festival zihniyeti devam ediyor. Bu cıvıklığı bir nebze olsun fikir ve izan sahibi gözlerden silebilmek için araya sıkıştırılmış 2-3 etkinlikle makul insanların sesi çıkmasın isteniyor. Söylemek gerekirse ben bile, birilerini incitirim diye yazarken ‘sessizliğimi’ muhafaza ediyorum.

Ama artık 2015te periferi olmak istemiyorum.

2015te taşra kalmak istemiyorum.

Hala bu yaşta bu çağda istanbul’a öykünmek istemiyorum.

Ey Kararvericiler,

Daha iyisini hakettiğimi düşünüyorum; bunu bilesiniz.

Ey Kararvericileri belirleyen kişiler,

Bu yapılan işlerden anlayan insanlar var.

İdeoloji mevzubahis ise –her tür ideolojiden- sanattan/festivalden/kültürden anlayan insanlar var; -şaşıracaksınız belki ama- hem de Bursa da…

Size düşen “Festival” ismine, sibel canlarlar la murat bozlar la gölge düşürmemek.

Hak verirsiniz ki, popstar seçmiyoruz; Kestane Şenlikleri düzenlemiyoruz…

54. Olması ile övündüğümüz “Festival”i yapıyoruz.

Öpüyorum hepinizi.

 

Öğrenmek isteyen ama soramayan

Karar vericiler için küçük bir okuma listesi

Adorno > Minima Moralia

Kültür Endüstrisi  > Ş.Çelik

Sivil toplum gözüyle türkiye kültür politikası raporu > Bilgi Ün. Yayınları

Türkiye’de Kültür Politikalarına giriş > Der. Serhan Ada – Ayça İnce

Popüler Kültür Yüksek Kültür > Herbert Ganj

Müzikte Estetik > Enrico Fubini

Bonus End

Caz Kitabı > Joachim Berendt

http://www.bursafestivali.org

https://www.facebook.com/events/1614644335448201/

http://muzik.iksv.org/tr/program/527

Söz ve Çığlık

Bazen basit bir günlük deyiş, esaslı bir farkındalık sağlayabiliyor. Mesela “ağzı olan konuşuyor” deyişi böyle. Bu deyiş konuşmanın ne denli sıkıcı hale gelebildiğinin de bir işareti. Bir bıkkınlığı, usanmışlığı ifade ediyor. Konuşma özgürlüğü meselesinde bu noktadan sonra söz konusu bıkkınlığın da hesap edilmesi gerekiyor. Çünkü faşizm ve her türlü faşizan eğilimler bu bıkkınlığı işlemede çok mahirdir.
Hayatını bir bakıma yazarak sağlayanlar taifesinden birisi olarak bu deyişe “kalemi olan yazıyor” gibi bir yakıştırmayı da eklemekte hiçbir sıkıntı duymuyorum. Benzetmeye dayalı yan akıl yürütmelerle deyiş dağarcığının genişleyeceğinden kuşku olmasa gerekir.
Aslında bu durumu olağan karşılamak gerekiyor. Postmodern durum fiilin abartılarak tüketilmesine ve failin de belirsizleşmesine dayanıyor. Konuşma bolluğu içinde konuşma, yazma bolluğu içinde de yazma eylemi anlamını ve etkisini yitirmeye başladı. Herkesin konuştuğu ve yazdığı yerde konuşulandan ve yazılandan çok fazla umutlu olamıyor insan…
Konuşmanın tükenmesi, derinleşen iletişim sorunlarında açık seçik izlenebiliyor. Bir kere dinlemeyi reddeden bir söyleyiş tarzı egemen. Bu son derecede sâri bir durum. Taraflardan birisi konuşmaya iyi niyetle başlasa da bir süre sonra kontrolünü tamamen kaybederek saldırganlaşabiliyor. Diyalog mizansenleri, monolog gösterileriyle berhava oluyor. Habermas’ın ünlü deyişiyle ‘iletişimsel akıl örseleniyor’ ve iletişim sağlanamaz hale geliyor. En basit fikir aykırılıkları bile devasa düşmanlıklara dönüştürülebiliyor.
Geleneksel kültürler sözün tekellerini doğurdu. Sözün sahib-i aslisi hemen her yerde -en pagan olandan semavi olanlara kadar- Tanrısal güçlerdi. Ona atıfta bulunmaksızın kimsenin söyleyeceği bir şey olamazdı. Sözün bu dünyadaki otoriteleri de ilhamını bu kaynaklardan almak zorundaydı. Kısacası herkes konuşamazdı. Sözü edebilmek, ehline aitti. Sofistike söz kuralları -mesela şiirde olduğu gibi eğitimi uzun yıllar süren bir alanda olduğu üzere- söze dayalı eylemelerde belirleyiciydi. Bizim divan şiirini düşünelim. Aruz kalıplarını bellemeden ve onun kurallarını hiçe sayarak şiir yazılamazdı. Folk söz sanatları bile bundan nasibini almış, manilerden tutun da diğer türlerine kadar kurallı bir yapı kazanmıştı.


Kültürel alanda burjuva seçkinciliği
Bulvar gazetelerinde hemen her gün Türkiye’de taşra şairlerinin insanı tebessüm ettiren naiflikte, yer yer saçmalıkta yazdıkları şiirleri görmek mümkündür. Kalemi kapan, şair olup çıkmıştır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın ironik ifadesiyle “Türkiye’de her beş kişiden dokuzu” şair oluvermiştir.
Burjuva modernizmi, gelenekselin katı kurallı dünyasına savaş açarak doğdu. Kuralsızlık ve en uçta ve en imkansız olanın denenmesi üzerinden bir özgürleşmeyi birincil mesele haline getirdi. Ama bu özgürleşmenin çok da eşitlikçi olmadığını görmek gerekir. Yine şiir örneğinden gidecek olursak, herkesin şair olamadığı bir dünya ile hesaplaşmanın kaçınılmaz sonucu herkesin şair olması değildir. Şair doğmuş ve şiir yazarak var olan insanların önünü açmaktır. Buradaki kaçınılmaz çelişki hemen dikkat çekecektir. Çünkü şairin özgür üretimini sağlayacak olan yegâne yol, şiirin kendisi için bir değer haline getirilmesiydi. Ama bunu yaparken alanı normatif olarak yeniden tanımlamak, reddedileni yani kurallara boğulmuş bir dünyayı geri çağırmak anlamına geliyordu; ki bunu savunmak burjuva meydan okuyuşunu sakatlamaktan başka bir işe yaramazdı. Diğer bir yol ise bu alanda seçkin örnekler ortaya koymak ve çıtayı yüksekte tutmaktı. Bu yapıldı ve mesela bir 19. yüzyılda çok seçkin bir şiir, roman ve müzik birikimi ve düzeyi sağlandı. Klasik literatür ve repertuar bu düzeyleri sonraki kuşaklara aktaran bir yapılanma ve klasiklere bağlanma (klasizm) ise bunun örtük ya da açık ideolojisi olarak şekillendirildi.
Burjuva zihniyeti sanatlarda çok açık ve seçik iddialarla avangard olabilmekte idi. Hiçbir şeyle kendini bağlı hissetmemek sanatsal özgürlükte çok kabul edilebilir bir şeydi. Ama bu kayıtsızlığın sürdürülmesi hayli güçtü. Özellikle de politikleşirken. Kültürel alandaki burjuva seçkinciliği politik alandaki misyonları ile uyumsuzdur. Çünkü bu alanda özgürlük ve eşitlikçiliği birlikte savunmak durumundadır. Burjuva zihniyeti, anarşistler hariç, politik yönelişlerinde avangard eğilimlerinden bir tür irkilme, utanma eğilimi içine girip olağan ve sıradan ile uzlaşma stratejisi belirlemeye başladı. Özellikle politik sanatlarda ortaya çıkan ve aşağı kültürlerin popülist hezeyanlarla ululanması bunun açık göstergesidir. Ama burada bile sözün son tahlilde kendisine düşeceği, takdir hakkının sadece kendisinde olacağına dair bir beklenti örtük olarak etkisini devam ettirmektedir.


Ya söz biterse?
Kapitalist ekonomipolitik, burjuva akıl yürütmelerinin beklentilerini çoğu kez boşa çıkarmıştır. Sözün geleneksel dünyadan beslenen tekellerinin yıkılmasında burjuva akıl yürütmeler kapitalist işletmecilik ve pazarlama ilkeleriyle uyumludur. Ama yeni tekellerin yapılanmasında işi burjuva standartlarına bırakmak niyetinde değildir. Nitekim öyle olmuştur. Bugün Dostoyevski bile özel bir pazarlamanın konusu değilse okunmayacak, Mozart’ın yapıtları hipermarketlerde sepete düşecek, satılmak için damping üstüne damping bekleyecektir. Burjuva standartların tarumar olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Yeni dünyada geç ya da yeni kapitalizm, sözü alabildiğine ayağa düşürdü ve mülkiyetini aşağıya dağıttı. Artık sözün sahib-i aslisi yoktur; herkes onun bir yerden sahibidir. Ağzı olan konuşacak, üstelik her konuda konuşacaktır. Futbol yorumu yapan kişiyi, ertesi gün bize edebiyat dersi verirken bulabilirsiniz. Futbolu, felsefi bir meseleyi ya da ülkenin kanayan bir yarasını konuşur edalarıyla konuşmakta hiçbir beis yoktur; politikayı futbol gibi, futbolu politika gibi konuşmakta olmadığı gibi. Haber spikerleri başta olmak üzere herkes, en azından deneme türünde önüne geçilmez bir kabiliyetin sahibidir. Dünya haberlerini lise kompozisyonlarını andıran bir küçücük denemeyle bitirmenin ne sakıncası vardır ki?
Ya söz biterse? Merak etmeyin, söz biterse çığlık imdada yetişecektir. Bauman’ın ifadesiyle yeni ontoloji, “Bağırıyorum, o halde varım.”dır.

Akordu bozuk enstrümandan müzik dinlemektir, yaşamak!

İlk eserine başladı…
Gitarda tınlayan bir majör akor…
Aynı saniye içinde kafama iki kere vuran şeyler hissettim.
Anladım ki, gitarın altı telinden en az ikisinin akordu yok.
Üzüldüm, heyecanına verdim gitar çalıp şarkı söyleyen kızcağızın;
ilk eserini çalarken söylemeyi bırakıp sazını akort etmek yerine
bir sonrakine düzelterek başlayacağını varsaydım.
Ama öyle olmadı! Dört ya da beş eseri (hafızam, savunma refleksi olarak, ilgili alanına reset atmaya çalıştığı için kaç eser olduğunu unutmuşum) akortsuz enstrumanı ile tamamladı.
‘Saygısızlık ederek’ kulaklarımı kapatıp duymamaya çalışmadım; -ki bence, ayarsız seslerle müzik yapmak büyük saygısızlıktır- etrafımda eğlenen kişileri düşünme ve durumu değerlendirme fırsatı buldum. Çocukluğundan beri “topluma/genele ‘uyumlu’ davranmaya çalışan bir zihin için” sayısız ortamda sayısız fırsat yakalanır, toplumsal cılız analizler adına. Yani, çok da özel bir şey değildi benim için; sorum da çok derin sayılmaz zaten… böyle olmasına rağmen cevabını yılardır bulamadım?! Soru şu: Herkes halinden memnunken neden ben, migrenim tetiklenecek düzeyde bu gibi durumlardan etkileniyorum? Cevabı ise hep çok basitleştirmeye çalıştım; “ben uyumsuzum”, “ben sivriyim”, “ben ukalayım”, “ben asosyalliği yaratacak olan davranışlarda bulunmaya meyilliyim” filan. Ama bu cevap, kendime dışardan bakarak vermeyi baştan kabullendiğim kaçışın terennümü. ‘-Evet… genel olan, baskın olan, çoğunlukta olan sizler haklısınız’ çünkü adınız üzerinde siz çoksunuz. Ben de sizin aranızda olacaksam tabii ki kabullenip saklamaya çalışacağım uyumsuzluğumu; yoksa beni yalnızlıkla cezalandırırsınız!
Müzisyenler çok iyi bilir akordu bozuk enstrümanla müzik dinlemenin zorluğunu… Bernard Shaw’ın sözüne dahi hak verirler, eğer kötü müziği sonuna kadar dinleme gücünü kendilerinde bulurlarsa: “Cehennem, amatör müzisyenlerle doludur”.
Gitar çalan kızcağızı büyük bir salonda, kalabalık bir insan güruhu ile izledim (hem de en önden). Migrenlerine vesile olmuş mudur bilmem ama muhtemeldir benimle aynı sıkıntıları paylaşan bir düzine insanın olması. Bilmenin, mutsuzluğunuza sebep olması, her durum için genellenemese de bir çok kilit durum için maymuncuk vazifesi görür. “Bilmek” yerine belki de farkındalığı kullanmam daha yerinde olacak. Yoksa cehaletin felsefesini yapmaya cesaret edecek kadar cahil olduğumu hissedebilirim belki de… Şöyle diyebilirim: Farkındalığı yüksek bir insan, farkındalığı zayıf bir güruhun içinde ‘cehaletin mutluluğuna’ inanmaya başlayabilir. Devamında hemen bir soru daha sorayım kendime: İnsan mutlu olmak adına bildiklerini unutmak ister mi? El-cevap: Maalesef. Bisiklet sürmeyi öğrendikten sonra nasıl unutabilirsiniz?!
Müziğin yedi ana sesi ve bu yedi sesin arasında da sabit aralıkları vardır. Frekans değerleri yani… Sadece ‘bu kadar küçük’ hatta küçücük bir fizik kuralının tahrip edildiğini farkeden bir zihin, güruhun geri kalan %98’inden ilk planda davranışsal olmasa da zihinsel olarak ayırılır; Buna şahitlik edebilirim. Bunun ‘farkında olmak’ en basiti ile o anın mutsuzluğudur. Ve genetiğimiz mutsuzluğun sürekliliğini destekleyecek şekilde gelişmemiştir. Mutsuzluk histerik bir haldir ve nesilini devam ettirirken kendisi için en uygunu seçmeye kodlanan insan ‘mutsuzluğa sahip bir diğer insandan cüzzamlıdan kaçar gibi uzaklaşır. Mutsuzluk davranışını saklamamızın sebebi işte tam olarak budur: ‘anımızın ve geleceğimizin’ egemen güçler tarafından yargılanması kaygımız ve yalnızlık ile cezalandırılma korkumuzdur; Kendimden biliyorum. Yani, farkındalığına eriştiğimiz müziğin herhangi bir parçasını, akordu bozuk enstrümandan dinliyorsak, tahammül etme ihtimalimiz yalnızlık kaygımız ile doğru orantılı olarak değişir. Mutsuzluğumuz ise farkında olduklarımız artıkça logaritmik olarak artar. Hayat ile ilgili tezimi daha anlaşılır kılmak ve özetlemek için parametreleri teke ve onu da müziğe indirgeyeyim. ‘Farkında’ bir insan olacaksanız, size mutsuzluğunuzu müjdelemem ve bilmenin size acıyı getireceğini söylemem gerekir. Çünkü hayat denen müzikalde(all the world is a stage’den mülhem) bir çok akortsuz enstrümanla müzik icrasına rastlayacaksınız. Ya uyumlu olacaksınız, sivrilmeyeceksiniz ya da yalnız kalmayı göze alacaksınız.