Necdet Yaşar

Necdet Hoca… Hakkında söylenecek her kelime sadece, onu anlatmadaki imkansızlığı ortaya koyacak acziyet ifadesi olarak bir kenarda kalacaktır. İnsan ruhunun lisanı olan musikinin, en fasih hatiplerinden Necdet Hoca’yı anlatmak; bir kültürü imbikten geçirip her bir kelimeyi bu iksirle tezyin edersek olabilir ancak, ki bu bizden hayli uzak görünüyor… 

Sadece kendi sazının sınırları içersinde değil -hatta sadece musiki dairesinde bile değil- topyekün bir medeniyetin kültür kodları içersinde düşünmek gerekir elbette onu. “Hoca-i Sani” denebilir veyahut “Üstad-ı binazir”… Fakat kabul edilmesi gereken, Hoca’nın, hiç eskimeyen Türk Musikisi Sanatı alanında, çağımızdaki mücedditlerinden biri olduğudur.

Ondan öğreneceğimiz sadece teknik ve mahiyet bakımından anlaşılabilme tehlikesi taşıyan musiki değildir elbet; temelde sağlam bir klasik bakışa sahip yenilik arayışını da bunlara eklemeliyiz. Örnek vererek açıklamak istiyorum. Uşşak makamı nazariyat bakımından bilinen/uygulanan temel ve bunun üzerine inşa edilen varyasyonlarca sabittir. Fakat Hoca’nın o “Meşhur Uşşak Taksimi” makamı, bizim için yeniden tarif etmiştir. Uşşak makamına bizim girebileceğimiz yeni kapılar açmıştır. Bu elbette Allah vergisi bir yeteneğin yanında sınırsız bir çalışma ile de açıklanabilir. Uşşak taksimi dinlediğimizde anlarız ki, irticalen yapıldığı varsayılan “taksim” aslında üzerinde yoğun bir şekilde düşünülmüş bir terkiptir. Hele Niyazi SAYIN Hocamızla müşterek yaptıkları “Şedaraban Taksim”… Makam üzerinde mucidinden daha fazla tasarrufa sahip olduklarını söyleme cüreti göstermemize sebebiyet veren, sadece bu dünyaya ait olmayan bir tevhidin muhteşem nişanesi olarak önümüzde yükselmektedir. Musikimiz kendini sürekli yenilemektedir. Kendini, sevenlerince tecdit etmektedir. Kendini batı değerleri ile açıklamadan münezzeh olan kültürümüzün nadide bir dalı olarak musikimiz, Necdet Hocamızla taze bir nefes almıştır. Bizi; bize ait kelimelerle, bize ait hislerle izhar etmektedir.

* – – – / * – – – / * – – – / * – – –

Neşât âver peyamdır şehr-i mahabbette esrârın

Cünûn-u hâl-i aşkdır, gûş eden erbâb-ı efkârın

Dârib, kim maşûk-u kâse-i sühanrâz-ı lahûti

Tesir eden müzeyyen nağmelerdir Şem’i envârın

Kelimeler:

Neşât-âver: sevinç getiren  Peyam: haber Esrâr: sırlar Cünûn: delilik – (tasavvuf) aşkın galip gelmesi Efkâr: fikirler Dârib: darp eden(tanbura mızrapla vuran) – çalan Mâşuk: sevilen Sühanrâz-ı lahûti: ilahi sırlar söyleyen Tesir: içine işlemek Müzeyyen: süslenmiş  Şem-i envâr: nurunun mumu

Mealen:

1.mısra: Senin esrarın, muhabbet şehrine sürekli sevinçli haberler getirmektedir

2. mısra: Fikir sahibi insanlar, aşkın insanı nasıl çılgın ettiğinin ispatıdırlar

3.mısra : (Tanburu) İcra eden, ilahi sırlar  fısıldayan/saklayan kasenin(tanburun) sevgilisidir

4.mısra: Nurunun mumu ise tesirli ve süslenmiş nağmelerdir

Kısaca açıklama:

1. Dil ile ifade edilemeyen senin sırların, bu sırların yaşadığı şehre sürekli sevinçli haberler getirmektedir. Senin yaptığın her taksim insana kelimelerle ifade edilemeyen neş’eler bahşeder. Muhabbet şehri ile ifade edilen aşkın kavram insanın kendinde ve alemde kendisi gibilerle vahdete erdiği yerdir. (insanlara gaybdan haberler getiren “peygamber de peyam kelimesinden türemiştir)

2. Akletmeyi ustaca becerebilen bir topluluk ancak seni dinler, ki bu kişilerdeki muazzam fakat nadan olanlarca anlaşılamayan hal de  aşkın insanda yarattığı müthiş hissiyatın ispatıdır. (Seni dinleyen fikir sahipleri, aşk halinin mecnunlarıdırlar)

3.Tanburu icra eden ise, ilahi sırları sadece aşinalarına fısıldayan bir kasenin aşık olduğu, bu aşkın mücessem bir halidir. Tanbur, Hoca’ya aşıktır, Hoca’da ona aşıktır.Bu muaşakadan da istifade edenlerde onların birbirleri ile söyleşmesine tanıklık edenlerdir.. İcra ettiğini sandığımız aslında birbirine aşık olan iki varlığın birbirleri ile muhabbetleri ve terennümleridir

4.Onun nurlarının mumu da insanların içine işleyen tezyin olunmuş nağmeleridir.

Nükteler:

Kafiye “–rın”dır tanbura mızrap vurulunca çıkan sesi çağrıştırmak için uygun görülmüştür.

Mısraların ilk kelimelerine baktığımızda;
N eşa t
C ünu n
D ari b
T esi r
İlk harflerin “Necdet”in son harflerin ise “tanbur”un akrostişidir.

İstidad-ı Aşk

Bende Mecnun’dan  füzûn aşıklık istidâdı var
Aşık-ı sâdık benim, Mecnun’un ancak adı var
Fuzuli

Bende Mecnun’dan çok daha fazla aşık olma kapasitesi var
Gerçek aşık zaten benim, Mecnun’un (benim yanımda) sadece adı var

Geçen yıllarda seyrettiğim bir film, resim sanatına ve sonra diğer sanatsal eserlere bakış açımın değişmesine sebep olmuştu.. Sophia Loren’in oynadığı filmde, heykellerin resmini yapan bayanın çizimlerinin bana farklı gelen bir tarafı olduğunu hissettim. Yıllarca ‘zan’nettiğim üzre -resmedilenin çizilmesi- ile ilgili kanım değişmişti. Çünkü ressam bayan, ‘form’u mantığa uygun biçimde yani gözün ilk olarak algıladığı ışığın mizacına uygun şekilde resmetmiyordu. Tam aksine gölgeleri çiziyordu. Gölgeleri çizerek ışığı/formu/derinliği ortaya çıkarıyordu. Bu aslında kimi sanatların da ifade şeklidir. Geçen yazımızda da belirttiğimiz üzere    “söylenenin tercih edilmiş olabileceği gibi, söylenmemiş olanın da tercih edilmesi” Galip Dede’nin “sühen-sâz-ı hâmûşî hemzebân ister mi ister ya” (sessizlik diliyle konuşanlar kendilerine bir sohbet arkadaşı ister mi, ister elbet) mısrasında belirttiği noktaya işaret eder ve sanatsal eserinin/aşk’ın doğasına ilişkin kontrastın önemini vurgulamaktadır. Söz edilen kontrast değerinin uygun kıvamı sanatsal eserin/aşkın derinliğini ve ‘soyut formunu’ belirginleştirir ve aşinalarınca algılanabilirliğini arttırır. Bunun konsept calışmalarının zihinde/’kalp’te ifrat ve tefrit koordinatlarının tahayyül gücü orijininde oluşturulduğu genel kabul görür. Tahayyül aleminde (yetersiz bir ifade olarak ‘imgelem dünyasında) tasarlanan kontrast değerleri sanatçı/aşık için sadece ‘vaat’tir. Eylem gücü(amel), düşünme ya da düş kurma gücünden çok daha ileri gitmeseydi sanatçı/aşık olmazdı. Vaatten eyleme geçiş sürecinde sanatçı/aşık kişinin istidadı ölçüsünde kişilerin zirveleşmesine tanık oluruz.  Fuzuli’nin yukarıda yazdığımız beytinde tarihe mal olmuş bir aşk öyküsünün kahramanını kendi yanında sadece sıradan bir isim olarak kalacağından bahsediyor. Çünkü aşık olma istidadının (kapasite/kabiliyet) kendisinde cok daha fazla olduğunu ifade ediyor. Ve şiirin geri kalan kısmında da bunu ispatlıyor. Aşkın da sanatsal yetilerin değerlendirilmesinde olduğu gibi ‘istidad’ kelimesi ile ifade edilmesi üç yazımızda üstünde durduğumuz ana fikirdir. Sanatsal eser üretmek için kapasite, kabiliyet, tahayyül gücünün bulunma zorunluluğu aynen aşkın ortaya konabilmesi için de gereklidir. Aşkın ve sanatın, aşığın ve sanatçının, maşuğun ve sanat eserinin birbirine yaklaşan doğaları ontolojik açıdan birbiri ile örtüşmektedir. Sanatsal üretim için gerekli kontrastlar bütünü aşkı ifade eden ifrat-ı muhabbet kelimesinde olduğu gibi yüceltici/indirgeyici anlam ağları ile örülüdür.

‘Öteki’ler için sanatçı/aşık mizacı aşırılıklarla anılır. Oysa var olan sadece, hissiyatın ortaya çıkmasını sağlayacak kontrasta sebep olan parametrelerin tasnif sürecinin diğerleri tarafından algılanamamasıdır. Bu kişisel üretim sürecinin öznelliğinden gayr-i ihtiyari kaynaklanıyor olabilse de sanatçı/aşık tarafından ihtiyari olarak da tercih edimiş olabilir.

Eğer desem ki havalar açıldı geldi bahar
Murad oldur ki benimle mahabbet eyledi yar
Ya söylesem ki çemen goncelerle doldu
Odur garez ki tebessümle söyledi dildar  

diyen Galip Dede bu tarzı bilinçli bir şekilde seçtiğini söylüyor. Söylenmek istenenin söylenmeyerek ifade edilmesi ve bunun da sehl-i mümtenî ( söylenmesi kolay göründüğü halde, benzerinin yazılması veya söylenmesi çok güç söz) olması sanatçıyı zanaatçıdan, aşığı da sevenden ayırır. Bu da en başında ifade ettiğimiz üzre ‘somut dünyada’ okunmayan yazıların yazılmasına, aşkların muhatablarınca algılanmamasına ve de sanatçıların değerinin bilinmesinin gelecek nesillere kalmasına sebep olmaktadır.

Pathetique Sonata

Çoğu ruh bu dünyada olamayanı arar. Arayışa sebep, bu dünya acılarla dolu oluşudur; inciticidir… Dünyada anlam, izafidir. Hayatı algılarken  bu zihin yapısına sahip olan kişi “disleksi”dir. Kavramlar duygularla, soyut somutla üstüste oturmaz. Duygularla çekilen her fotoğraf “paralaks” olmaya mecburdur. Anlaşılmaktansa anlaşılmamayı, teşhirdense kaçmayı tercih eder.

Ama bu ruhlar, aralarında –çağlarca fark olsa dahi- okült/ezoterik bir lisanla konuşurlar. Kimi zaman “Sühen-saz-ı hamuşi hem-zeban ister mi, ister ya…” derler kimi zaman da Pathetique Sonat’ı bestelerler.

Mozart K457 benzer benzemesine, kendi 5 numaralı sonatına da benzer… Do minör’ün zirveleridir bunlar ama bunların en heyecan verici olanı 27 yaşında yazdığı bu sonattır.

Birinci bölümün girişi o kadar cezbedici ki kalp atışlarınız grave’den allegroya sürekli yükselip düşer…. Yükselen ve alçalan ritme hakim olmak, ancak müzikalitesi yüksek usta bir piyanistin becerebileceği bir şey. 180km hızla giderken yolculara belli etmeden 30km hızla kavşak dönmek gibi… Ortalama olanların foyasını çıkarır.

2.bölümde görülen rüya aslında fırtına öncesi sessizlik. Eğer bir kere bu sonatı dinlemiş iseniz, çok acıktığınız zaman  yemek siparişinizin gelmesini bekler gibi üçüncü bölümü beklersiniz.

3. Bölüm… Rondo… ama neşeli değil hüzünlü bir rondo… Tema nefes almanızı güçleştirirken, ruhunuzda yaktığı ateşi körükleyen ve baslarda yerinde duramayan arpejler size sırlar fısıldar… hele finalde bir cümle var ki o da kalbinizin vücudunuzun dışında attığını zannettiren 10snlik bir özet. Sadece eserin değil; bestecinin, icracının ve dinleyicisinin tüm varoluşunun özeti… imbikten geçmişcesine yoğun!

 

Hayatı imbikten geçirmek gibidir bizim müziğimizi dinlemek

İmbik, belki de duyduğunuz ama ne olduğunu bilmediğiniz bir araç.Ne işe yaradığını söyleyeyim: Bununla damtırsınız; Rakı da yapılır gül yağı da… Mesela 4 ton gül koyarsınız, O size 800-900 gr gül yağı verir. İçine koyduğunuz her ne ise onu saflaştırır, yoğunlaştırır. Nereden aklıma geldi? “Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenâre düştü”yü dinliyordum… Klişe bir düşünce aklımda beliriverdi :/ “Normal bir vatandaş bu eseri anlamaz ki ya hu” düşüncesi… Şeyh Galib’in gazeline İsmail Dede’nin bestesini Bekir Sıdkı’nın sesinden hakkıyla dinlemek öyle her kula nasip olmaz. Kulağına bir yerlerden gelse bile ‘ezan okunuyor’ zanneder (yaşanmış bir olaydır☺) Dinlese hatta söylese bile ‘eserle hemhâl olamaz’  olmayınca olmuyor işte. velhasıl anlaşılmıyor. Anlamak çok mu gerekli?! El-cevap: Çok da gerekli değil valla! Kızarmış ekmeğe, tereyağ sürüp o erirken ve balı da sürüp onun üzerine ceviz koyup yemenin keyfinden habersiz olanlar bunun eksikliğini de hissetmezler. Ama sanatı idrak edenler en azından ‘savaş’a meyletmezler gibi bir önyargım var (kimbilir belki de önyargı değil, gerçektir). Tamam tamam savaş mevzuunu da o kadar büyütmemek lazım. Yemek içmek kadar dünyanın doğasına uygun bir şey; neyse konumuzdan sapmayalım… Yüksek sanat, medeniyetin-kültürün imbikten geçmiş hali… Düşünsenize, sadece bir şarkıda hem edebiyatın hem musikinin hem de icranın yüzyıllarca belki binyıllarca meşakattli yolculuğundan sonra, tam olgunluğa erdiğine – kemalatına şahit oluyorsunuz. Zamanın, kültürün, medeniyetin, tasavvufun, aşkın, sanatın vs.’in imbikten geçmiş sadasını duyuyorsunuz.

Çok havalı bir eylem, ciddiyim. Gelir durumu iyi olanlar için Porsche Cayenne’e binmek; vasatlar için Birkenstock terlikle gezmek gibi…

Sanat orada(İstanbul), Televole burada (Bursa)

“Yazmayayım, yazmayayım…” diyorum ama yazmadan da ruhumu yatıştıramıyorum.

Klişe ifadeler kullanarak “enayi yerine konmak istemiyorum…” da demek istemiyorum “Bursa bunu haketmiyor…” da…

Ama hissettiklerim bu söylediklerime benziyor…

Neden bahsediyorum?

25 Mayıs 2015’te “54. Bursa Festivali” başlayacak.

31 Mayıs 2015’te de “43. İstanbul Müzik Festivali” başlayacak.

Başlayacak başlamasına da, bu senkronize iki festival arasında,

kartal arabalarının arkasında satılan baklava ile

Gaziantep baklavası arasındaki farktan çok daha fazla  tat ve kalite farkı var.

Geçen senelerde de herhangi bir anadolu ilçesinin sebze&meyve şenliklerinde de görebilceğiniz “sibel can – hande yener – gülşen – murat boz…” gibi isimler sahne almış olması beni bir hayli üzmüştü. Bu ‘Çin Malı’ Bursa Festivali’miz ile ilgili vur-kaçlar yapmıştım. Dün İstanbul’un programını görünce, canım epey sıkıldı.

Orada kim var? Burada Kim var?

İstanbul’da

Gidon Kramer & Berlin filarmoni’nin 12 çellisti &  Alexander Rudin & Yuri Bashmet  & Borodin Quartet & Boris Berezovsky & Angela Hewitt & Patricia Kopatchinskaja var… Daniil Trifonov var…  vs… vs… var

Mozart maratonu var… Bach var…. Corelli var… Piazzolla  var… Shostakovich var… Turina var… Bartok var… Grieg var… Lizst var… Saint-Saëns var… Poulenc var… Aaron Copland var… Mendelssohn var… Schubert var… Chopin var… Brahms var… var oğlu var

Bursa da…

Zara & kıraç & yonca lodi & rafet el roman & ezo & funda arar & kenan doğulu & 80lerde uzun saçları ile şımarık şımarık rock müziği söyleyen abiler…  falanlar filanlar var.  (2-3 tane kalbur üstü program da var… ve icracılarını tenzih ederim…)

sonuç şu:

Sanat orada, magazin ve televole burada…

Konsept ve fikir orada,

Dostlar alışverişte görsün burada

Basiretsiz, sanatsal vizyonu sürünen, kültür üzerine tek satır akademik fikri olmayan bir festival zihniyeti devam ediyor. Bu cıvıklığı bir nebze olsun fikir ve izan sahibi gözlerden silebilmek için araya sıkıştırılmış 2-3 etkinlikle makul insanların sesi çıkmasın isteniyor. Söylemek gerekirse ben bile, birilerini incitirim diye yazarken ‘sessizliğimi’ muhafaza ediyorum.

Ama artık 2015te periferi olmak istemiyorum.

2015te taşra kalmak istemiyorum.

Hala bu yaşta bu çağda istanbul’a öykünmek istemiyorum.

Ey Kararvericiler,

Daha iyisini hakettiğimi düşünüyorum; bunu bilesiniz.

Ey Kararvericileri belirleyen kişiler,

Bu yapılan işlerden anlayan insanlar var.

İdeoloji mevzubahis ise –her tür ideolojiden- sanattan/festivalden/kültürden anlayan insanlar var; -şaşıracaksınız belki ama- hem de Bursa da…

Size düşen “Festival” ismine, sibel canlarlar la murat bozlar la gölge düşürmemek.

Hak verirsiniz ki, popstar seçmiyoruz; Kestane Şenlikleri düzenlemiyoruz…

54. Olması ile övündüğümüz “Festival”i yapıyoruz.

Öpüyorum hepinizi.

 

Öğrenmek isteyen ama soramayan

Karar vericiler için küçük bir okuma listesi

Adorno > Minima Moralia

Kültür Endüstrisi  > Ş.Çelik

Sivil toplum gözüyle türkiye kültür politikası raporu > Bilgi Ün. Yayınları

Türkiye’de Kültür Politikalarına giriş > Der. Serhan Ada – Ayça İnce

Popüler Kültür Yüksek Kültür > Herbert Ganj

Müzikte Estetik > Enrico Fubini

Bonus End

Caz Kitabı > Joachim Berendt

http://www.bursafestivali.org

https://www.facebook.com/events/1614644335448201/

http://muzik.iksv.org/tr/program/527

Söz ve Çığlık

Bazen basit bir günlük deyiş, esaslı bir farkındalık sağlayabiliyor. Mesela “ağzı olan konuşuyor” deyişi böyle. Bu deyiş konuşmanın ne denli sıkıcı hale gelebildiğinin de bir işareti. Bir bıkkınlığı, usanmışlığı ifade ediyor. Konuşma özgürlüğü meselesinde bu noktadan sonra söz konusu bıkkınlığın da hesap edilmesi gerekiyor. Çünkü faşizm ve her türlü faşizan eğilimler bu bıkkınlığı işlemede çok mahirdir.
Hayatını bir bakıma yazarak sağlayanlar taifesinden birisi olarak bu deyişe “kalemi olan yazıyor” gibi bir yakıştırmayı da eklemekte hiçbir sıkıntı duymuyorum. Benzetmeye dayalı yan akıl yürütmelerle deyiş dağarcığının genişleyeceğinden kuşku olmasa gerekir.
Aslında bu durumu olağan karşılamak gerekiyor. Postmodern durum fiilin abartılarak tüketilmesine ve failin de belirsizleşmesine dayanıyor. Konuşma bolluğu içinde konuşma, yazma bolluğu içinde de yazma eylemi anlamını ve etkisini yitirmeye başladı. Herkesin konuştuğu ve yazdığı yerde konuşulandan ve yazılandan çok fazla umutlu olamıyor insan…
Konuşmanın tükenmesi, derinleşen iletişim sorunlarında açık seçik izlenebiliyor. Bir kere dinlemeyi reddeden bir söyleyiş tarzı egemen. Bu son derecede sâri bir durum. Taraflardan birisi konuşmaya iyi niyetle başlasa da bir süre sonra kontrolünü tamamen kaybederek saldırganlaşabiliyor. Diyalog mizansenleri, monolog gösterileriyle berhava oluyor. Habermas’ın ünlü deyişiyle ‘iletişimsel akıl örseleniyor’ ve iletişim sağlanamaz hale geliyor. En basit fikir aykırılıkları bile devasa düşmanlıklara dönüştürülebiliyor.
Geleneksel kültürler sözün tekellerini doğurdu. Sözün sahib-i aslisi hemen her yerde -en pagan olandan semavi olanlara kadar- Tanrısal güçlerdi. Ona atıfta bulunmaksızın kimsenin söyleyeceği bir şey olamazdı. Sözün bu dünyadaki otoriteleri de ilhamını bu kaynaklardan almak zorundaydı. Kısacası herkes konuşamazdı. Sözü edebilmek, ehline aitti. Sofistike söz kuralları -mesela şiirde olduğu gibi eğitimi uzun yıllar süren bir alanda olduğu üzere- söze dayalı eylemelerde belirleyiciydi. Bizim divan şiirini düşünelim. Aruz kalıplarını bellemeden ve onun kurallarını hiçe sayarak şiir yazılamazdı. Folk söz sanatları bile bundan nasibini almış, manilerden tutun da diğer türlerine kadar kurallı bir yapı kazanmıştı.


Kültürel alanda burjuva seçkinciliği
Bulvar gazetelerinde hemen her gün Türkiye’de taşra şairlerinin insanı tebessüm ettiren naiflikte, yer yer saçmalıkta yazdıkları şiirleri görmek mümkündür. Kalemi kapan, şair olup çıkmıştır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın ironik ifadesiyle “Türkiye’de her beş kişiden dokuzu” şair oluvermiştir.
Burjuva modernizmi, gelenekselin katı kurallı dünyasına savaş açarak doğdu. Kuralsızlık ve en uçta ve en imkansız olanın denenmesi üzerinden bir özgürleşmeyi birincil mesele haline getirdi. Ama bu özgürleşmenin çok da eşitlikçi olmadığını görmek gerekir. Yine şiir örneğinden gidecek olursak, herkesin şair olamadığı bir dünya ile hesaplaşmanın kaçınılmaz sonucu herkesin şair olması değildir. Şair doğmuş ve şiir yazarak var olan insanların önünü açmaktır. Buradaki kaçınılmaz çelişki hemen dikkat çekecektir. Çünkü şairin özgür üretimini sağlayacak olan yegâne yol, şiirin kendisi için bir değer haline getirilmesiydi. Ama bunu yaparken alanı normatif olarak yeniden tanımlamak, reddedileni yani kurallara boğulmuş bir dünyayı geri çağırmak anlamına geliyordu; ki bunu savunmak burjuva meydan okuyuşunu sakatlamaktan başka bir işe yaramazdı. Diğer bir yol ise bu alanda seçkin örnekler ortaya koymak ve çıtayı yüksekte tutmaktı. Bu yapıldı ve mesela bir 19. yüzyılda çok seçkin bir şiir, roman ve müzik birikimi ve düzeyi sağlandı. Klasik literatür ve repertuar bu düzeyleri sonraki kuşaklara aktaran bir yapılanma ve klasiklere bağlanma (klasizm) ise bunun örtük ya da açık ideolojisi olarak şekillendirildi.
Burjuva zihniyeti sanatlarda çok açık ve seçik iddialarla avangard olabilmekte idi. Hiçbir şeyle kendini bağlı hissetmemek sanatsal özgürlükte çok kabul edilebilir bir şeydi. Ama bu kayıtsızlığın sürdürülmesi hayli güçtü. Özellikle de politikleşirken. Kültürel alandaki burjuva seçkinciliği politik alandaki misyonları ile uyumsuzdur. Çünkü bu alanda özgürlük ve eşitlikçiliği birlikte savunmak durumundadır. Burjuva zihniyeti, anarşistler hariç, politik yönelişlerinde avangard eğilimlerinden bir tür irkilme, utanma eğilimi içine girip olağan ve sıradan ile uzlaşma stratejisi belirlemeye başladı. Özellikle politik sanatlarda ortaya çıkan ve aşağı kültürlerin popülist hezeyanlarla ululanması bunun açık göstergesidir. Ama burada bile sözün son tahlilde kendisine düşeceği, takdir hakkının sadece kendisinde olacağına dair bir beklenti örtük olarak etkisini devam ettirmektedir.


Ya söz biterse?
Kapitalist ekonomipolitik, burjuva akıl yürütmelerinin beklentilerini çoğu kez boşa çıkarmıştır. Sözün geleneksel dünyadan beslenen tekellerinin yıkılmasında burjuva akıl yürütmeler kapitalist işletmecilik ve pazarlama ilkeleriyle uyumludur. Ama yeni tekellerin yapılanmasında işi burjuva standartlarına bırakmak niyetinde değildir. Nitekim öyle olmuştur. Bugün Dostoyevski bile özel bir pazarlamanın konusu değilse okunmayacak, Mozart’ın yapıtları hipermarketlerde sepete düşecek, satılmak için damping üstüne damping bekleyecektir. Burjuva standartların tarumar olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Yeni dünyada geç ya da yeni kapitalizm, sözü alabildiğine ayağa düşürdü ve mülkiyetini aşağıya dağıttı. Artık sözün sahib-i aslisi yoktur; herkes onun bir yerden sahibidir. Ağzı olan konuşacak, üstelik her konuda konuşacaktır. Futbol yorumu yapan kişiyi, ertesi gün bize edebiyat dersi verirken bulabilirsiniz. Futbolu, felsefi bir meseleyi ya da ülkenin kanayan bir yarasını konuşur edalarıyla konuşmakta hiçbir beis yoktur; politikayı futbol gibi, futbolu politika gibi konuşmakta olmadığı gibi. Haber spikerleri başta olmak üzere herkes, en azından deneme türünde önüne geçilmez bir kabiliyetin sahibidir. Dünya haberlerini lise kompozisyonlarını andıran bir küçücük denemeyle bitirmenin ne sakıncası vardır ki?
Ya söz biterse? Merak etmeyin, söz biterse çığlık imdada yetişecektir. Bauman’ın ifadesiyle yeni ontoloji, “Bağırıyorum, o halde varım.”dır.

Makamlar ve Renkler

Eskiden yakinim olan her insanın, neşv ü nema bulduğu bir makam vardı bende… her makamın da bir rengi… mesela, ferahfeza saray yazılarındaki çivit mavi ile birlikte kullanılan ‘bordo’ydu… komik gelecek ama, kışın -babannemden öğrendiğim- pancar turşusu yapacaksam, mutlaka suzidilara mevlevi ayini ni dinlemem gerekirdi; çünkü o renk o makamı ister… hüseyni koyu yeşildi… bayati mizaçlı bir insanla gün içinde konuşabilirdim… ortada güneş yoksa saba, bestenigar (saba vakur, bestenigar lirik…) ama güneş doğuyorsa işte o zaman ‘sabadan acemaşirana geçiliyor’ demektir… babam evcara -değişik/sihirli aralıklar-, annem mahur -huzur-du, acaba “hüzzam” la ne zaman tanışıcam derdim ve beklerdim…. kendimi de sultaniyegah zannederdim… hem doğu vardı bende hem batı; hem hicaz vardı, hem de… nihaventtim!..
bu yaşlarda en çok üzüldüğüm ise, artık bu hissiyatımın yok denecek kadar körelmesi… tanıdığımda, makamlara ve renklere izafe edemediğim her insan, bendeki makamları ve renkleri sildi… makamsız ve renksiz her olay, sükut-u hayalim oldu…
20li yaşlarımdan sonra giren kelimeleri pek sevemedim…
kaçtığım külbe-i ahzan, makamlarımı, seslerimi aradığım yer…

https://www.youtube.com/watch?v=FNWFLQkV3zs