Kitap ve kereviz…

“Eş ve müşteri nasıl kaybedilir?” kitabını, popülist kaygılarıma uyup Ali Saydam’ın diğer tüm kitapları ile birlikte satın aldım. Yıllar sonra da ‘bunca zamandır okumadım, okumam lazım(!)’ cebr-i şahsisi ile (kendimi zorlayarak)okumaya çalıştım. Zeigeist’in (zamanın ruhunun) değişimine ‘bıyık’ bırakarak katkıda bulunan yazarın yazılarına tıpkı ‘Blink’ kitabında M.Gladwell’in anlattığı sezgisel bağlamdan mütevellit mesafeli duruyordum. Kitap okuma konusunda harcadığım birim/saat yoğunluğuna bağlı kazanımımın, yazı yazan kişilerin istidadı hakkında göz açıp kapama süresi içerisinde(blink) sezgisel ve tutarlı bir hüküm verme yetisini sağladığını düşünüyorum. Oscar Wilde, Amerikalı Longfellow’un şiiri için “bir lambayı tutuşuracak kadar ateş yok onun şiirinde” der. Bu yargıya varabilmek için, eleştiren, eleştirdiği kişinin bütün şiirlerini okumuş mudur? tenkit bunu zorunlu kılar ve genele teşmil için özelden hareket edilebilir mi? vs soruları atlayarak kısaca söylemek istediğimi artık söylemek istiyorum: Bahsettigimiz kitap için harcadığım zamanı, sadece ön-yargı’mın tutarlılığı ve sağlamlığını teyit etmek konusunda faydalı buldum. Bunun dışında ise sadece sağlam bir ‘su-i misal’(kötü örnek) olarak görülebileceğini düşünüyorum. Anlatılmak istenen konular nasıl boşyere uzatılır, kitabını okuyacağı varsayılan kişilerin isimleri nasıl yavan bir şekilde yaydıra yaydıra anılır, nasıl anlamsız detaylar anlamsız anılar bir yazının içine gömülür, ‘kurgu’ yeteneği olmadan yazılan her iki satır birbirini yorar, nasıl çok konuşarak hiç bir şey söylenmez vs. çöküntülerini bu kitap size yaşatabilir. Bana çiğ yendiğinde kalorisi 0(sıfır)’a yakın olan kerevizi çağrıştıran bu kitabı ancak, zihinsel perhiz yapmak isteyenler okumalı! Ama dikkat edilmesi gereken: çiğ yenen kerevizin çene yorgunluğunun kat-be-kat fazlasını; dostoyevski, ariely, underhill, gladwell okumuş dimağınıza verecektir!

Resim, Işık, Gölge

Bende Mecnun’dan  füzûn aşıklık istidâdı var
Åşık-ı sâdık benim, Mecnun’un ancak adı var  (Fuzuli)

Bende Mecnun’dan çok daha fazla aşık olma kapasitesi var
Gerçek aşık zaten benim, Mecnun’un (benim yanımda) sadece adı var

Geçen yıllarda seyrettiğim bir film, resim sanatına ve sonra diğer sanatsal eserlere bakış açımın değişmesine sebep olmuştu.. Sophia Loren’in oynadığı filmde, heykellerin resmini yapan bayanın çizimlerinin bana farklı gelen bir tarafı olduğunu hissettim. Yıllarca ‘zan’nettiğim üzre -resmedilenin çizilmesi- ile ilgili kanım değişmişti. Çünkü ressam bayan, ‘form’u mantığa uygun biçimde yani gözün ilk olarak algıladığı ışığın mizacına uygun şekilde resmetmiyordu. Tam aksine gölgeleri çiziyordu. Gölgeleri çizerek ışığı/formu/derinliği ortaya çıkarıyordu. Bu aslında kimi sanatların da ifade şeklidir. Geçen yazımızda da belirttiğimiz üzere “söylenenin tercih edilmiş olabileceği gibi, söylenmemiş olanın da tercih edilmesi” Galip Dede’nin “sühen-sâz-ı hâmûşî hemzebân ister mi ister ya” (sessizlik diliyle konuşanlar kendilerine bir sohbet arkadaşı ister mi, ister elbet) mısrasında belirttiği noktaya işaret eder ve sanatsal eserinin/aşk’ın doğasına ilişkin kontrastın önemini vurgulamaktadır. Söz edilen kontrast değerinin uygun kıvamı sanatsal eserin/aşkın derinliğini ve ‘soyut formunu’ belirginleştirir ve aşinalarınca algılanabilirliğini arttırır. Bunun konsept calışmalarının zihinde/’kalp’te ifrat ve tefrit koordinatlarının tahayyül gücü orijininde oluşturulduğu genel kabul görür. Tahayyül aleminde (yetersiz bir ifade olarak ‘imgelem dünyasında) tasarlanan kontrast değerleri sanatçı/aşık için sadece ‘vaat’tir. Eylem gücü(amel), düşünme ya da düş kurma gücünden çok daha ileri gitmeseydi sanatçı/aşık olmazdı. Vaatten eyleme geçiş sürecinde sanatçı/aşık kişinin istidadı ölçüsünde kişilerin zirveleşmesine tanık oluruz.  Fuzuli’nin yukarıda yazdığımız beytinde tarihe mal olmuş bir aşk öyküsünün kahramanını kendi yanında sadece sıradan bir isim olarak kalacağından bahsediyor. Çünkü aşık olma istidadının (kapasite/kabiliyet) kendisinde cok daha fazla olduğunu ifade ediyor. Ve şiirin geri kalan kısmında da bunu ispatlıyor. Aşkın da sanatsal yetilerin değerlendirilmesinde olduğu gibi ‘istidad’ kelimesi ile ifade edilmesi üç yazımızda üstünde durduğumuz ana fikirdir. Sanatsal eser üretmek için kapasite, kabiliyet, tahayyül gücünün bulunma zorunluluğu aynen aşkın ortaya konabilmesi için de gereklidir. Aşkın ve sanatın, aşığın ve sanatçının, maşuğun ve sanat eserinin birbirine yaklaşan doğaları ontolojik açıdan birbiri ile örtüşmektedir. Sanatsal üretim için gerekli kontrastlar bütünü aşkı ifade eden ifrat-ı muhabbet kelimesinde olduğu gibi yüceltici/indirgeyici anlam ağları ile örülüdür.

‘Öteki’ler için sanatçı/aşık mizacı aşırılıklarla anılır. Oysa var olan sadece, hissiyatın ortaya çıkmasını sağlayacak kontrasta sebep olan parametrelerin tasnif sürecinin diğerleri tarafından algılanamamasıdır. Bu kişisel üretim sürecinin öznelliğinden gayr-i ihtiyari kaynaklanıyor olabilse de sanatçı/aşık tarafından ihtiyari olarak da tercih edimiş olabilir.

Eğer desem ki havalar açıldı geldi bahar
Murad oldur ki benimle mahabbet eyledi yar
Ya söylesem ki çemen goncelerle doldu
Odur garez ki tebessümle söyledi dildar  

diyen Galip Dede bu tarzı bilinçli bir şekilde seçtiğini söylüyor. Söylenmek istenenin söylenmeyerek ifade edilmesi ve bunun da sehl-i mümtenî ( söylenmesi kolay göründüğü halde, benzerinin yazılması veya söylenmesi çok güç söz) olması sanatçıyı zanaatçıdan, aşığı da sevenden ayırır. Bu da en başında ifade ettiğimiz üzre ‘somut dünyada’ okunmayan yazıların yazılmasına, aşkların muhatablarınca algılanmamasına ve de sanatçıların değerinin bilinmesinin gelecek nesillere kalmasına sebep olmaktadır.

Tercüme-i Hâl

Hz. İsa Efendimizin tevellüd-ü şerifinden takribi 1979 yıl, hicretten dahi tam 1399 sene ahirinde tarrakası ile meşhur Şehri-i İstanbul’da tevellüd eder. Evvela bedii san’atlara meftuniyeti ile suzan, ahirinde amel-i musiki ve fen-ni belagat ile nalan ü giryan olur. Nazar-ı dikkatini celb eden alamet-i farikaların esrarına duçariyet bu vakte tekabül eder ki ünsiyet ettiği zevat-ı kiramdan mezkur konularda feyz alır. Ecnebi sanat-ı kamilesi ile hayran-ı ebedinin kalbinde, ruhunda, fikrinde kıyametler va dahi mahşerler zuhuru bais olur. Pertev-i ümid çerağı yanar tutuşur. Söz uzun hayat kısa; hülasa: perestkar-ı hayal, bende-i ebediniz nam-ı “Dreamer”, amel-i dünyevisine payitaht-ı Osmaniye’nin başkenti Şehr-i Hüdavendigar’da devam etmektedir. Şirket-i sanisi ile beynelmilel münasebet-i müspetini tekmil etmektedir.

Ayva…

Şu ayva ne kadar ağırbaşlı ne kadar karakterli bir meyve. Nev-i şahsına münhasır… Vakur… Cemiyetlerde, davetlerde, önemli yemeklerde görüneyim diye uğraşmaz. Marketlerde, pazarlarda manavlarda kendini temsil edebileceği mütevazı bir köşesi -mevsimine göre- vardır. Bir de zar zor esnaf lokantalarının arka köşelerinde ikame bir tatlı olarak rastlarsınız ona… Kabak tatlısı kalmadı ise veya önceki günlerde kabak tatlısı yendi ise ayva tatlısı ikame edilir. Kendi rengi ile servis edilme acemiliği(!) gösterilmez. Kırmızı olması tercih edilir. Gariban, ’sorulunca söylenenlerdendir’.

Sosyalleşme kaygısı hiç taşımaz. Ne zaman ortaya çıkıp ne zaman kaybolduğunu fark edemeyeceğiniz kadar sessizce girer ve sakince çıkar hayatımızdan. Kesip getiren olmazsa canım çekti bile denmez galiba onun için. Diğer meyveler ile de çok benzeşmez. Turunçgiller gibi güçlü bir aileye mensup değildir. Ne alakası var denebilecek gülgillerdenmiş. Çilek gibi her tarifte, kara üzüm gibi her filmde görüneyim diye uğraşmaz. Hatta şu ana kadar ayvayı herhangi bir dizide bile görmemişsinizdir. Avrupai bir havaya da bürünme ihtiyacı hissetmez. Herhangi değişik isimli bir tatlının malzemesi değildir. Meyvesuyu veya Smoothie tariflerinde rastlamazsınız. Diyet tariflerinde de dikkat çekmez.
Elmanın, portakalın, muzun ingilizcesini bilirsiniz de ayvanın ingilizcesini, ingilizceyi sular seller gibi konuşsanız da bilemezsiniz. Bir deyimde yer alır; ‘ayvayı yedik’ pek matah bir anlamda değil, yapılan yanlıştan dolayı ileride çok daha fazla sıkıntı çekileceği anlatmak için kullanılır… bir göbek türünü ima eder, bu da sevimli bir çağrışıma sahip değildir. Bir türküde yazın gelmesi ile çiçek açması arasında bağ kurulur ama ‘yandım allah yandım…’ denilerek yine acılı konuların içine giriş olur. Klasik edebiyatımızda yanakta yeni beliren ‘ayva tüyleri’ (şiirlerde böyle denir) güzellik ifadesidir(?!) erkek-kadın farketmez; böyle güzellk anlayışı olmaz olsun dedirtir. ama buralara şimdilik girmeyelim.
O size diğerleri gibi ne tatlı ne de ekşi olmayı vaadeder. Sizinle yakınlaşmak için kendinden feragat etmez. Ancak, boğazınıza takılması riskini göze alarak onunla yakınlaşırsınız.
İlginç bir bilgi olarak söyleyeyim: dünya ayva üretiminde türkiye birinci ülkedir; buna rağmen senelerce aklınıza gelmeyecek kadar hatırlanmaktan uzaktır. Ürün olarak ’promote’ edilmez. Pazara girmesi için -kivi gibi- devlet desteği de görmemiştir. Reklamlarda gözükmez.
Daha çok bilgin bir insana benzer. Ortamlara değil akademiye aittir. Şifası ile ilgili makalelere az da olsa rastlarsınız. İncelmiş zevklerin ekranlara yansımayan entelektüalitesini temsil eder.
Hülasa AYVA önemlidir bizler için; onun farkına, hakkıyla varamamış olsak da…