Der-feryâd-ı kıssa-i belâ-i nâgâh-ı Şem’i

– – * / * –  – */ * – – */ * – –

Aşk ateşi bilmez mi ya görmez mi efendim

Hem-rahına bigane durur hep bimenendim

Zahm-ı dilime Zülfikar ebrun etti te’sir

Bakma yüzümün karesine zülf-i kemendim

Görseydi ki çeşmim yine hicran ile giryan

Ne derdi ahirette benim dide-pesendim

Ey hüdhüd-i sevda, nağme makam-ı saba mı ?

Hiç sorma benim hal-i dilimi nihavendim

Mest ol, ayın ondördü belirdi meh-i taban

İnkâr edemem raz-ı derunumu, beğendim

Pek çok aramıştım seni ta bezm-i elestte

Reddeyleme, bin can ile yanıpta sevendim

Yazık bana kendimdir eden kendime feryad

Bihude yanar Şem’i, kabul etse bu pendim

Necdet Yaşar

Necdet Hoca… Hakkında söylenecek her kelime sadece, onu anlatmadaki imkansızlığı ortaya koyacak acziyet ifadesi olarak bir kenarda kalacaktır. İnsan ruhunun lisanı olan musikinin, en fasih hatiplerinden Necdet Hoca’yı anlatmak; bir kültürü imbikten geçirip her bir kelimeyi bu iksirle tezyin edersek olabilir ancak, ki bu bizden hayli uzak görünüyor… 

Sadece kendi sazının sınırları içersinde değil -hatta sadece musiki dairesinde bile değil- topyekün bir medeniyetin kültür kodları içersinde düşünmek gerekir elbette onu. “Hoca-i Sani” denebilir veyahut “Üstad-ı binazir”… Fakat kabul edilmesi gereken, Hoca’nın, hiç eskimeyen Türk Musikisi Sanatı alanında, çağımızdaki mücedditlerinden biri olduğudur.

Ondan öğreneceğimiz sadece teknik ve mahiyet bakımından anlaşılabilme tehlikesi taşıyan musiki değildir elbet; temelde sağlam bir klasik bakışa sahip yenilik arayışını da bunlara eklemeliyiz. Örnek vererek açıklamak istiyorum. Uşşak makamı nazariyat bakımından bilinen/uygulanan temel ve bunun üzerine inşa edilen varyasyonlarca sabittir. Fakat Hoca’nın o “Meşhur Uşşak Taksimi” makamı, bizim için yeniden tarif etmiştir. Uşşak makamına bizim girebileceğimiz yeni kapılar açmıştır. Bu elbette Allah vergisi bir yeteneğin yanında sınırsız bir çalışma ile de açıklanabilir. Uşşak taksimi dinlediğimizde anlarız ki, irticalen yapıldığı varsayılan “taksim” aslında üzerinde yoğun bir şekilde düşünülmüş bir terkiptir. Hele Niyazi SAYIN Hocamızla müşterek yaptıkları “Şedaraban Taksim”… Makam üzerinde mucidinden daha fazla tasarrufa sahip olduklarını söyleme cüreti göstermemize sebebiyet veren, sadece bu dünyaya ait olmayan bir tevhidin muhteşem nişanesi olarak önümüzde yükselmektedir. Musikimiz kendini sürekli yenilemektedir. Kendini, sevenlerince tecdit etmektedir. Kendini batı değerleri ile açıklamadan münezzeh olan kültürümüzün nadide bir dalı olarak musikimiz, Necdet Hocamızla taze bir nefes almıştır. Bizi; bize ait kelimelerle, bize ait hislerle izhar etmektedir.

* – – – / * – – – / * – – – / * – – –

Neşât âver peyamdır şehr-i mahabbette esrârın

Cünûn-u hâl-i aşkdır, gûş eden erbâb-ı efkârın

Dârib, kim maşûk-u kâse-i sühanrâz-ı lahûti

Tesir eden müzeyyen nağmelerdir Şem’i envârın

Kelimeler:

Neşât-âver: sevinç getiren  Peyam: haber Esrâr: sırlar Cünûn: delilik – (tasavvuf) aşkın galip gelmesi Efkâr: fikirler Dârib: darp eden(tanbura mızrapla vuran) – çalan Mâşuk: sevilen Sühanrâz-ı lahûti: ilahi sırlar söyleyen Tesir: içine işlemek Müzeyyen: süslenmiş  Şem-i envâr: nurunun mumu

Mealen:

1.mısra: Senin esrarın, muhabbet şehrine sürekli sevinçli haberler getirmektedir

2. mısra: Fikir sahibi insanlar, aşkın insanı nasıl çılgın ettiğinin ispatıdırlar

3.mısra : (Tanburu) İcra eden, ilahi sırlar  fısıldayan/saklayan kasenin(tanburun) sevgilisidir

4.mısra: Nurunun mumu ise tesirli ve süslenmiş nağmelerdir

Kısaca açıklama:

1. Dil ile ifade edilemeyen senin sırların, bu sırların yaşadığı şehre sürekli sevinçli haberler getirmektedir. Senin yaptığın her taksim insana kelimelerle ifade edilemeyen neş’eler bahşeder. Muhabbet şehri ile ifade edilen aşkın kavram insanın kendinde ve alemde kendisi gibilerle vahdete erdiği yerdir. (insanlara gaybdan haberler getiren “peygamber de peyam kelimesinden türemiştir)

2. Akletmeyi ustaca becerebilen bir topluluk ancak seni dinler, ki bu kişilerdeki muazzam fakat nadan olanlarca anlaşılamayan hal de  aşkın insanda yarattığı müthiş hissiyatın ispatıdır. (Seni dinleyen fikir sahipleri, aşk halinin mecnunlarıdırlar)

3.Tanburu icra eden ise, ilahi sırları sadece aşinalarına fısıldayan bir kasenin aşık olduğu, bu aşkın mücessem bir halidir. Tanbur, Hoca’ya aşıktır, Hoca’da ona aşıktır.Bu muaşakadan da istifade edenlerde onların birbirleri ile söyleşmesine tanıklık edenlerdir.. İcra ettiğini sandığımız aslında birbirine aşık olan iki varlığın birbirleri ile muhabbetleri ve terennümleridir

4.Onun nurlarının mumu da insanların içine işleyen tezyin olunmuş nağmeleridir.

Nükteler:

Kafiye “–rın”dır tanbura mızrap vurulunca çıkan sesi çağrıştırmak için uygun görülmüştür.

Mısraların ilk kelimelerine baktığımızda;
N eşa t
C ünu n
D ari b
T esi r
İlk harflerin “Necdet”in son harflerin ise “tanbur”un akrostişidir.

Şerh-i Aşk

– * – – / – * – – / – * – – / – * –  
aşağıdaki şiir ve şerh 2000 yılı ortalarında yazılmıştır. Toyluklarını mazur görün 🙂

Kim  mâhirane ede âteş-i aşkı izhar

Mihnet-i dili hâfi eden mânend-i dilfigar

Meyhane-i aşkda söylenmez makâmat-ı nühüft

Bezm-i mahabette nadana edilmez itibar

Kâle-i aşkdan düşen zan ise kalb-i pareye

Başlasın feryâda ki yari ağyare inhisar

Pür-elem âlem-i hicranda gezer piyadecik

Ferze çıkar kare-yi aşkda vecid, encâm-ı kâr

Nâbinai olmadan evvel bilir mi reng-i dil

Amalık manada yekmiş mihr-i ruhsara nazar

Gerçi bihaber değil müjde-i azamdan aşık

Kande olsa maşukan olmaz cüda, esması var

Hayli dem hayali canan ile nalan olsada

Şem’i bezm-i yar olup erir, lakin artık bahar

Kim  mahirane ede ateş-i aşkı izhar

Mihnet-i dili hafi eden manend-i dilfigar

Mahirane: Ustaca /  İzhar: açıklamak / Mihnet-i dili: gönül derdini / Hafi: gizlemek /   manend-i dilfigar: kalbi yaralı aşık gibi

Gönlündeki derdi saklamaya çalışan kalbi yaralı aşık gibi kim ustaca açıklayabilir ki aşkın ateşini.

Burada tezatlık yoğunlukla hissediliyor. Diyor ki aşkı ustaca açıklayan onu gizlemeye çalışandır. Aşk şudur aşk budur diye konuşan boşa konuşur. Aşkı yaşayan onu hali ile zaten başkalarına tarif eder. Mevlana’ya diyorlar ki  “aşk nedir?” cevabı ise hoş, “benim gibi olursan anlarsın”.

Meyhane-i aşkda söylenmez makamat-ı nühüft

Bezm-i mahabette nadana edilmez itibar

Nühüft: bir makam adı, kelime manası gizli demek. Bezm:meclis Mahabbet: sevgi Nadana: bilmeyen,cahil

Aşkın meyhanesinde nühüft makamında eserler okunmaz, sevgi meclislerinde zaten bunu bilmeyene de itibar edilmez.

Nühüft eserler okunmaz çünkü orada daha çok hüzzamlar, sabalar, bestenigarlar okunur. Zaten bunu bilmeyende o duygulardan ve o incelikten habersiz olacağı içinde oralarda bir sürü potlar kırar.  Ayrıca nühüft’ün manası gizli olduğu içinde tevriyeli bi şekilde şu manada ortaya çıkıyor: aşkın meyhanesinde gizli olan uluorta açık edilmez, bunu bilmeyene de itibar edilmez.

Kale-i aşkdan düşen zan ise kalb-i pareye

Başlasın feryada ki yari ağyare inhisar

Kaale: Kumaş Paare:Parça (a’ların uzatma işareti bilgisayarda olmadığı için iki a yazıcam) Yar: sevgili  Ağyar: yabancılalar İnhisar: sadece bişeye ait olma

Aşkın kumaşından parça parça olan kalbine düşen “zan” ise bir an önce feryada başlasın ki bu durum sevgilisinin aslında başkalarına ait olduğunu gösterir

Kalb’e sevgi kumaşından bir parça kesilip elbise dikilecek. Bu elbise için kalbe düşen eğer sadece zan ise, (yani sevdiğinin kendisini sevdiğini sadece zannediyorsa)  Bu gerçekten sevilmediğinin ve , sevgilinin “has kumaştan” başkalarına aşk elbisesi diktiğinin ispatı değil midir? (Kur’an da zan hakikatin yerini tutmaz diyor- buna da bir telmih var) 

Pür-elem alem-i hicranda gezer piyadecik

Ferze çıkar kare-yi aşkda vecid, encam-ı kar

Pürelem: elem dolu Alem-i hicran: ayrılık alemi Piyade:satrançtaki piyon Ferze çıkmak: Vezir çıkmak Kare-i aşk:aşkın karesinde Vecid: çoşmuş bir şekilde Encam-ı kar: işin sonunda

Piyon elemlerle dolu bir şekilde ayrılık aleminde gezinirken, işin en sonunda aşkın karesine ulaştığında coşkulu bir şekilde vezir çıkar.

Sen ayrılık aleminde ki sevgiliye en değersiz bir kişiymiş gibi bakabilirsin veya o öyle görünebilir ama o aşk karesine vardığı zaman(vuslata, kavuşmaya), bu azminin sabrının… karşılığını şaha vezir olmakla alır.  Yani en değerlinin yanında ki bir değer…

Nabinai olmadan evvel bilir mi reng-i dil

Amalık manada yekmiş mihr-i ruhsara nazar

Nabinai : Görme yetisini kaybetme hali reng-i dil: Gönül rengi Amalık: körlük Manada: gerçek anlamda Yekmiş: bir imiş Mihr-i ruhsar: güneşe benzeyen yanak nazar: bakmak

Görme yetisini kaybetmeden önce gönlün rengi bilebilir mi, körlükle aynı anlama gelirmiş güneşe benzeyen sevgiliye bakmak.

Burada bir şeyi görmekle körlük aynı manada birleştiriliyor. Bu hem dünyanın fiziksel boyutu için böyle hem de artık vahdetin(bir olmanın) olduğu metafiziksel boyut için böyle. O metafiziksel boyutta artık farklar kalmaz erir ya.. 

Ayrıca sevgili güneşe benzetilip ona bakan birisinin artık başka hiç bir şeyi göremeyeceğini anlatıyor. Güneşe bakmak gözlerin kararması demek. Burada aşktan gözü kararmış, aşktan gözü kör olmuş sözlerine de bir zemin hazırlanıyor.

Bir de göremediğini fark eden gönlün boyandığı renk. Dışta ki sesleri kısarsan içindeki sesi daha çok duyar, dıştan gelen renkleri karartırsan içindeki renklerin farkına varırsın… falan gibi

Burada telmih yapılan Kur’ani bir olay da var, Hz.Musa Allah’a O’nu görmek istediğini söyler, Allah ise onu görmeye dayanamayacağını söyler. Allah dağlara kendini gösterir o koca dağlar tir tir titrer… Hz.Musa’da sese dayanamayıp bayılır.. bu konu daha genişte kısaca anlattım… açıklayamıyorum aslında anlatmak istediğimi daha detaylıca konuşmak lazım.. ama sen kafanda konuyu geliştirip düşünebilirsin…

Gerçi bihaber değil müjde-i azamdan aşık

Kande olsa maşukan olmaz cüda, esması var

Bihaber : habersiz Müjde-i azam : büyük müjde Kande : nerede Maşukan: sevilenler Cüda : ayrı Esma : isimler

Gerçi aşık olan kişi o büyük müjde den habersiz değildir, sevilenler nerede olursa olsun seven kişiden ayrı değildir, sevilen kişinin isimlerinden haberdarlık yeter bile…

Burada seven ve sevilen için ayrılık diye bir şey olmadığını, sevilenin adını sayıklayan bir aşık için sevgilsinin hemen yanında(belki daha yakında) olduğunu söylüyor).  Leyla Leyla diye sayıklayan bir mecnun için Leyla nerede de olsa candan içredir.

Kur’an’a telmih burada da var. Diyor ki Kur’an Allah insana şah damarından daha yakındır. Eğer kişi Allah’tan haberdar ise onu esma-ül hüsna ile biliyorsa ayrılık nerede? Yrıca bir hadis-i şerifte peygamberimiz diyor ki: “ insan sevdiği ile beraberdir”

Burada da yine tezatlığın vahdetinden (bir oluşundan) bahsediyor. Ayrılık la beraber olmak.. Hee ayrılık var gibi görünür ama ne zamana kadar? Satrancın anlatıldığı beyit buna karşılık gelmekte..

Hayli dem hayali canan ile nalan olsada

Şem’i bezm-i yar olup erir, lakin artık bahar

Dem : zaman Hayal-i canan : sevgilinin hayali nalan : inleyen Şem’i : mum (benim mahlasım)  bezm-i yar : sevgilinin meclisi

Epeyce bir zaman segilinin hayali ile inlesede, sonunda sevgilinin meclisine mum olur, erir, artık bu onun baharıdır.

Burada mahlasım hem gerçek anlamıyla hem de beni ifade edecek bir şekilde kullanılıyor.  Şu manaya da geliyor uzunca bir zamandır sevgilimin hasretiyle inliyorum ama artık onun meclisine girebildim, meclisine mum oldum…

Tabi ki artık erime vakti ama bu erime artık benim baharım. Yeni doğuşum, dirilişim …


Kitap ve kereviz…

“Eş ve müşteri nasıl kaybedilir?” kitabını, popülist kaygılarıma uyup Ali Saydam’ın diğer tüm kitapları ile birlikte satın aldım. Yıllar sonra da ‘bunca zamandır okumadım, okumam lazım(!)’ cebr-i şahsisi ile (kendimi zorlayarak)okumaya çalıştım. Zeigeist’in (zamanın ruhunun) değişimine ‘bıyık’ bırakarak katkıda bulunan yazarın yazılarına tıpkı ‘Blink’ kitabında M.Gladwell’in anlattığı sezgisel bağlamdan mütevellit mesafeli duruyordum. Kitap okuma konusunda harcadığım birim/saat yoğunluğuna bağlı kazanımımın, yazı yazan kişilerin istidadı hakkında göz açıp kapama süresi içerisinde(blink) sezgisel ve tutarlı bir hüküm verme yetisini sağladığını düşünüyorum. Oscar Wilde, Amerikalı Longfellow’un şiiri için “bir lambayı tutuşuracak kadar ateş yok onun şiirinde” der. Bu yargıya varabilmek için, eleştiren, eleştirdiği kişinin bütün şiirlerini okumuş mudur? tenkit bunu zorunlu kılar ve genele teşmil için özelden hareket edilebilir mi? vs soruları atlayarak kısaca söylemek istediğimi artık söylemek istiyorum: Bahsettigimiz kitap için harcadığım zamanı, sadece ön-yargı’mın tutarlılığı ve sağlamlığını teyit etmek konusunda faydalı buldum. Bunun dışında ise sadece sağlam bir ‘su-i misal’(kötü örnek) olarak görülebileceğini düşünüyorum. Anlatılmak istenen konular nasıl boşyere uzatılır, kitabını okuyacağı varsayılan kişilerin isimleri nasıl yavan bir şekilde yaydıra yaydıra anılır, nasıl anlamsız detaylar anlamsız anılar bir yazının içine gömülür, ‘kurgu’ yeteneği olmadan yazılan her iki satır birbirini yorar, nasıl çok konuşarak hiç bir şey söylenmez vs. çöküntülerini bu kitap size yaşatabilir. Bana çiğ yendiğinde kalorisi 0(sıfır)’a yakın olan kerevizi çağrıştıran bu kitabı ancak, zihinsel perhiz yapmak isteyenler okumalı! Ama dikkat edilmesi gereken: çiğ yenen kerevizin çene yorgunluğunun kat-be-kat fazlasını; dostoyevski, ariely, underhill, gladwell okumuş dimağınıza verecektir!

Resim, Işık, Gölge

Bende Mecnun’dan  füzûn aşıklık istidâdı var
Åşık-ı sâdık benim, Mecnun’un ancak adı var  (Fuzuli)

Bende Mecnun’dan çok daha fazla aşık olma kapasitesi var
Gerçek aşık zaten benim, Mecnun’un (benim yanımda) sadece adı var

Geçen yıllarda seyrettiğim bir film, resim sanatına ve sonra diğer sanatsal eserlere bakış açımın değişmesine sebep olmuştu.. Sophia Loren’in oynadığı filmde, heykellerin resmini yapan bayanın çizimlerinin bana farklı gelen bir tarafı olduğunu hissettim. Yıllarca ‘zan’nettiğim üzre -resmedilenin çizilmesi- ile ilgili kanım değişmişti. Çünkü ressam bayan, ‘form’u mantığa uygun biçimde yani gözün ilk olarak algıladığı ışığın mizacına uygun şekilde resmetmiyordu. Tam aksine gölgeleri çiziyordu. Gölgeleri çizerek ışığı/formu/derinliği ortaya çıkarıyordu. Bu aslında kimi sanatların da ifade şeklidir. Geçen yazımızda da belirttiğimiz üzere “söylenenin tercih edilmiş olabileceği gibi, söylenmemiş olanın da tercih edilmesi” Galip Dede’nin “sühen-sâz-ı hâmûşî hemzebân ister mi ister ya” (sessizlik diliyle konuşanlar kendilerine bir sohbet arkadaşı ister mi, ister elbet) mısrasında belirttiği noktaya işaret eder ve sanatsal eserinin/aşk’ın doğasına ilişkin kontrastın önemini vurgulamaktadır. Söz edilen kontrast değerinin uygun kıvamı sanatsal eserin/aşkın derinliğini ve ‘soyut formunu’ belirginleştirir ve aşinalarınca algılanabilirliğini arttırır. Bunun konsept calışmalarının zihinde/’kalp’te ifrat ve tefrit koordinatlarının tahayyül gücü orijininde oluşturulduğu genel kabul görür. Tahayyül aleminde (yetersiz bir ifade olarak ‘imgelem dünyasında) tasarlanan kontrast değerleri sanatçı/aşık için sadece ‘vaat’tir. Eylem gücü(amel), düşünme ya da düş kurma gücünden çok daha ileri gitmeseydi sanatçı/aşık olmazdı. Vaatten eyleme geçiş sürecinde sanatçı/aşık kişinin istidadı ölçüsünde kişilerin zirveleşmesine tanık oluruz.  Fuzuli’nin yukarıda yazdığımız beytinde tarihe mal olmuş bir aşk öyküsünün kahramanını kendi yanında sadece sıradan bir isim olarak kalacağından bahsediyor. Çünkü aşık olma istidadının (kapasite/kabiliyet) kendisinde cok daha fazla olduğunu ifade ediyor. Ve şiirin geri kalan kısmında da bunu ispatlıyor. Aşkın da sanatsal yetilerin değerlendirilmesinde olduğu gibi ‘istidad’ kelimesi ile ifade edilmesi üç yazımızda üstünde durduğumuz ana fikirdir. Sanatsal eser üretmek için kapasite, kabiliyet, tahayyül gücünün bulunma zorunluluğu aynen aşkın ortaya konabilmesi için de gereklidir. Aşkın ve sanatın, aşığın ve sanatçının, maşuğun ve sanat eserinin birbirine yaklaşan doğaları ontolojik açıdan birbiri ile örtüşmektedir. Sanatsal üretim için gerekli kontrastlar bütünü aşkı ifade eden ifrat-ı muhabbet kelimesinde olduğu gibi yüceltici/indirgeyici anlam ağları ile örülüdür.

‘Öteki’ler için sanatçı/aşık mizacı aşırılıklarla anılır. Oysa var olan sadece, hissiyatın ortaya çıkmasını sağlayacak kontrasta sebep olan parametrelerin tasnif sürecinin diğerleri tarafından algılanamamasıdır. Bu kişisel üretim sürecinin öznelliğinden gayr-i ihtiyari kaynaklanıyor olabilse de sanatçı/aşık tarafından ihtiyari olarak da tercih edimiş olabilir.

Eğer desem ki havalar açıldı geldi bahar
Murad oldur ki benimle mahabbet eyledi yar
Ya söylesem ki çemen goncelerle doldu
Odur garez ki tebessümle söyledi dildar  

diyen Galip Dede bu tarzı bilinçli bir şekilde seçtiğini söylüyor. Söylenmek istenenin söylenmeyerek ifade edilmesi ve bunun da sehl-i mümtenî ( söylenmesi kolay göründüğü halde, benzerinin yazılması veya söylenmesi çok güç söz) olması sanatçıyı zanaatçıdan, aşığı da sevenden ayırır. Bu da en başında ifade ettiğimiz üzre ‘somut dünyada’ okunmayan yazıların yazılmasına, aşkların muhatablarınca algılanmamasına ve de sanatçıların değerinin bilinmesinin gelecek nesillere kalmasına sebep olmaktadır.

Tercüme-i Hâl

Hz. İsa Efendimizin tevellüd-ü şerifinden takribi 1979 yıl, hicretten dahi tam 1399 sene ahirinde tarrakası ile meşhur Şehri-i İstanbul’da tevellüd eder. Evvela bedii san’atlara meftuniyeti ile suzan, ahirinde amel-i musiki ve fen-ni belagat ile nalan ü giryan olur. Nazar-ı dikkatini celb eden alamet-i farikaların esrarına duçariyet bu vakte tekabül eder ki ünsiyet ettiği zevat-ı kiramdan mezkur konularda feyz alır. Ecnebi sanat-ı kamilesi ile hayran-ı ebedinin kalbinde, ruhunda, fikrinde kıyametler va dahi mahşerler zuhuru bais olur. Pertev-i ümid çerağı yanar tutuşur. Söz uzun hayat kısa; hülasa: perestkar-ı hayal, bende-i ebediniz nam-ı “Dreamer”, amel-i dünyevisine payitaht-ı Osmaniye’nin başkenti Şehr-i Hüdavendigar’da devam etmektedir. Şirket-i sanisi ile beynelmilel münasebet-i müspetini tekmil etmektedir.

Ayva…

Şu ayva ne kadar ağırbaşlı ne kadar karakterli bir meyve. Nev-i şahsına münhasır… Vakur… Cemiyetlerde, davetlerde, önemli yemeklerde görüneyim diye uğraşmaz. Marketlerde, pazarlarda manavlarda kendini temsil edebileceği mütevazı bir köşesi -mevsimine göre- vardır. Bir de zar zor esnaf lokantalarının arka köşelerinde ikame bir tatlı olarak rastlarsınız ona… Kabak tatlısı kalmadı ise veya önceki günlerde kabak tatlısı yendi ise ayva tatlısı ikame edilir. Kendi rengi ile servis edilme acemiliği(!) gösterilmez. Kırmızı olması tercih edilir. Gariban, ’sorulunca söylenenlerdendir’.

Sosyalleşme kaygısı hiç taşımaz. Ne zaman ortaya çıkıp ne zaman kaybolduğunu fark edemeyeceğiniz kadar sessizce girer ve sakince çıkar hayatımızdan. Kesip getiren olmazsa canım çekti bile denmez galiba onun için. Diğer meyveler ile de çok benzeşmez. Turunçgiller gibi güçlü bir aileye mensup değildir. Ne alakası var denebilecek gülgillerdenmiş. Çilek gibi her tarifte, kara üzüm gibi her filmde görüneyim diye uğraşmaz. Hatta şu ana kadar ayvayı herhangi bir dizide bile görmemişsinizdir. Avrupai bir havaya da bürünme ihtiyacı hissetmez. Herhangi değişik isimli bir tatlının malzemesi değildir. Meyvesuyu veya Smoothie tariflerinde rastlamazsınız. Diyet tariflerinde de dikkat çekmez.
Elmanın, portakalın, muzun ingilizcesini bilirsiniz de ayvanın ingilizcesini, ingilizceyi sular seller gibi konuşsanız da bilemezsiniz. Bir deyimde yer alır; ‘ayvayı yedik’ pek matah bir anlamda değil, yapılan yanlıştan dolayı ileride çok daha fazla sıkıntı çekileceği anlatmak için kullanılır… bir göbek türünü ima eder, bu da sevimli bir çağrışıma sahip değildir. Bir türküde yazın gelmesi ile çiçek açması arasında bağ kurulur ama ‘yandım allah yandım…’ denilerek yine acılı konuların içine giriş olur. Klasik edebiyatımızda yanakta yeni beliren ‘ayva tüyleri’ (şiirlerde böyle denir) güzellik ifadesidir(?!) erkek-kadın farketmez; böyle güzellk anlayışı olmaz olsun dedirtir. ama buralara şimdilik girmeyelim.
O size diğerleri gibi ne tatlı ne de ekşi olmayı vaadeder. Sizinle yakınlaşmak için kendinden feragat etmez. Ancak, boğazınıza takılması riskini göze alarak onunla yakınlaşırsınız.
İlginç bir bilgi olarak söyleyeyim: dünya ayva üretiminde türkiye birinci ülkedir; buna rağmen senelerce aklınıza gelmeyecek kadar hatırlanmaktan uzaktır. Ürün olarak ’promote’ edilmez. Pazara girmesi için -kivi gibi- devlet desteği de görmemiştir. Reklamlarda gözükmez.
Daha çok bilgin bir insana benzer. Ortamlara değil akademiye aittir. Şifası ile ilgili makalelere az da olsa rastlarsınız. İncelmiş zevklerin ekranlara yansımayan entelektüalitesini temsil eder.
Hülasa AYVA önemlidir bizler için; onun farkına, hakkıyla varamamış olsak da…

Okunmayan yazılar, karşılıksız aşklar ve değeri “sonradan anlaşılacak” sanatçılar (I)

Sunar bir cam-ı memlu bin tehi peymaneden sonra
Döner vefk-i murad üzre felek amma neden sonra

Binlerce boş kadehten sonra bir dolu kadeh sunar..
ve en sonunda muradımın doğrultusunda döner bu felek..
amma neden hep en sonunda?

Epeyce eskiden bir radyo tiyatrosu dinlemiştim. Sanki bir komedi gibi başlayan fakat dramatik şekilde sonlanan bir hikayesi vardı. Lekel Züri adındaki yazar, kıymetinin bilinmediğinden şikayetçidir. ‘Devrinin önde gelen yazarlarından biri’ olarak kendini görmesine rağmen “ötekiler” bunun pek farkında değil gibidirler. Bu aşamada yazarın savunma mekanizması devreye girer ve “büyük insanların değerinin, genellikle ölümlerinden sonra anlaşıldığını” düşünür.  Öyle değil mi ya.. bununla ilgili bir çok örnek de vardır.. Ama yazarımız “kıymetinin biliniyor” olma zevkini hayatta iken tatma arzusundadır. Bunun için ufak bir oyun kurgular. Gazetelere kendi ölümü ile ilgili başsağlığı ilanları verir ve ortalarda gözükmemek için ise bir dağ köyüne yerleşir. Burada kendini sadece yazmaya verir. Kendini dönüşüne hazırlamakta ve insanlara yapacağı ufak sürprizinin hayalini kurmaktadır. Birkaç yıl sonra şehre geri döner. Yolda karşılaştığı bir beye “Lekel Züri Hastanesi”ni sorar… Adam bilmiyordur. “Herhalde hiç hasta olmayan bir adam bu” safdilliliğini gösterir. Başka birine “Lekel Züri Kütüphanesini” sorar. Bu adamın da kütüphaneden haberi yoktur. Burun kıvırarak “bu insanlar ne zaman okumaya başlayacaklar yahu” der, kendi kendine. Bu sorular devam ettikçe yazarımızın hayal kırıklığının şiddeti artar.  Varoluşsal amacını ve varoluş anlamını kendi için yitiren her insan gibi ‘intihar’ eder.

Geçen yazımız da bahsettiğimiz, “müşterisiz metanın zayi olması” tabii ki manevi düzlem söz konusu olacak şekilde işlenmiştir. Manevi tatmin sağlamak isteyen kişi üretimini paylaşmak isteyen kişidir.  Vücuda getirilen eserden beklenen, suya atılan taş gibi etrafında reaksiyona sebep olmasıdır. Yanılmıyorsam Çetin Altan’ın dediği “her on kişiden dokuzu şairdir” sözündeki dokuz kişi için bu böyledir. Hatta bunu seviye farkı gözetmeden her bir üretici için kabul edebiliriz. Fakat ‘Pieta’ nın heykeltraşı Michelangelo, Bach çalan Glenn Gould, ‘Hüsn ü Aşk’ı yazan Şeyh Galip, Evc’ara taksimi ile makamın mucidinden daha çok  makam üzerinde tasarrufa sahip olduğunu gösteren Niyazi Sayın misali kişilere bakışımızda durum biraz farklılaşır. Deha düzeyindeki güzellik üreticileri için, tasnifleri aşan bir bakış açısı ve yeniden anlamlandırılmış kelimelerin gerektiği kanaatindeyim. Bir aşk halininin duygusal yoğunluğunu imbikten geçirip bu “sihirli iksiri” yaptığı işlere damlatan kişiler, vücuda getirdikleri ‘eser’ ile vardırlar.  Peki zaman – mekan ve ‘beğeni’ koordinatlarının uygun bir şekilde kesişememesi halinde bu sanatçılara ne olur. İşte bu anda sürekli duyduğumuz beylik lafın söylenme vakti gelir çatar. “Büyük insanların bir çoğunun kıymeti ölmeden bilinmez” .

Zamanı ve mekanı için anlaşılamayan sanatın üreticileri açısından ‘anlaşılamamış’ olmanın ruhi izdüşümünün; karışılıksız kalan bir aşkın aşıkta oluşturduğu ruh haline benzediğini düşünüyorum. Kavuşamayan aşık ve tatmin olamayan sanatçı… Yaşadığı an için müthiş bir duygusal yoğunluğa sahip aşık/sanatçı, maşuk/sanata talip olan kişi tarafından anlaşılacağını ümit ederek aşkını/eserini vücuda getirir. Duygularını olanca yoğunluğu ile karşı taraf için kodlamış ve şifrelerle saklamıştır. Zamanı ve mekanı muhatabı için genişletmiş ve yogunlaştırmıştır. Aşık ve sanatçının zamanla alıp veremediği de bu sebeptendir.  Kimi zaman elinden bir su gibi akıp giden an’ın endişesini duyan aşık veya sanatçı kimi zaman da zamanın ilerlememesinden şikayet eder.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat

“En uzun geceyi vakit ve yıldız işleri ile ilgilenler nereden bilsin; sen onu aşk derdine düşmüş kişiye sor. Sor bakalım ki geceler kaç saatmiş.”  21 Aralık gecesinin ismi olan ‘şeb-i yelda’dan ilhamla üretilmiş aşka ve aşıklığa bir bakış. Davud heykelinin konuşmasını bekleyen ‘Michelangelo’, bir insanın sahip olabileceği hayallerin en mükemmeli olarak sevdiğini gören  ‘aşık’ veya Güneş’e fazla geldiğini düşündüğü ışığı alarak onu kutsayan hatta bunu yapmasa idi Güneş’in halinin ne olacağını merak eden ‘edebi filozof’ Nietzsche… Bu kişiler zaman ve mekanla olan ilişkileri bilinenin aksine yaşayan kişilerdir. ‘Gerçeklik’ ve ‘hakikat’ arasındaki farkta tam burada kendini gösterir. Ululayıcı bakıştaki yerine oturtulamayan deterministik kavramlar. Goethe ‘Genç Werther’in Acıları’ adlı kitabında “keşke onu hiç tanımamış olsaydım, o zaman kendi kendime –bir budalasın ve dünyada hiç olmayan birini arıyorsun derdim” diyor. Bir sonraki yazımızda bahsi geçen durumların çözümlemesi üzerinde duracağız.

İstidad-ı Aşk

Bende Mecnun’dan  füzûn aşıklık istidâdı var
Aşık-ı sâdık benim, Mecnun’un ancak adı var
Fuzuli

Bende Mecnun’dan çok daha fazla aşık olma kapasitesi var
Gerçek aşık zaten benim, Mecnun’un (benim yanımda) sadece adı var

Geçen yıllarda seyrettiğim bir film, resim sanatına ve sonra diğer sanatsal eserlere bakış açımın değişmesine sebep olmuştu.. Sophia Loren’in oynadığı filmde, heykellerin resmini yapan bayanın çizimlerinin bana farklı gelen bir tarafı olduğunu hissettim. Yıllarca ‘zan’nettiğim üzre -resmedilenin çizilmesi- ile ilgili kanım değişmişti. Çünkü ressam bayan, ‘form’u mantığa uygun biçimde yani gözün ilk olarak algıladığı ışığın mizacına uygun şekilde resmetmiyordu. Tam aksine gölgeleri çiziyordu. Gölgeleri çizerek ışığı/formu/derinliği ortaya çıkarıyordu. Bu aslında kimi sanatların da ifade şeklidir. Geçen yazımızda da belirttiğimiz üzere    “söylenenin tercih edilmiş olabileceği gibi, söylenmemiş olanın da tercih edilmesi” Galip Dede’nin “sühen-sâz-ı hâmûşî hemzebân ister mi ister ya” (sessizlik diliyle konuşanlar kendilerine bir sohbet arkadaşı ister mi, ister elbet) mısrasında belirttiği noktaya işaret eder ve sanatsal eserinin/aşk’ın doğasına ilişkin kontrastın önemini vurgulamaktadır. Söz edilen kontrast değerinin uygun kıvamı sanatsal eserin/aşkın derinliğini ve ‘soyut formunu’ belirginleştirir ve aşinalarınca algılanabilirliğini arttırır. Bunun konsept calışmalarının zihinde/’kalp’te ifrat ve tefrit koordinatlarının tahayyül gücü orijininde oluşturulduğu genel kabul görür. Tahayyül aleminde (yetersiz bir ifade olarak ‘imgelem dünyasında) tasarlanan kontrast değerleri sanatçı/aşık için sadece ‘vaat’tir. Eylem gücü(amel), düşünme ya da düş kurma gücünden çok daha ileri gitmeseydi sanatçı/aşık olmazdı. Vaatten eyleme geçiş sürecinde sanatçı/aşık kişinin istidadı ölçüsünde kişilerin zirveleşmesine tanık oluruz.  Fuzuli’nin yukarıda yazdığımız beytinde tarihe mal olmuş bir aşk öyküsünün kahramanını kendi yanında sadece sıradan bir isim olarak kalacağından bahsediyor. Çünkü aşık olma istidadının (kapasite/kabiliyet) kendisinde cok daha fazla olduğunu ifade ediyor. Ve şiirin geri kalan kısmında da bunu ispatlıyor. Aşkın da sanatsal yetilerin değerlendirilmesinde olduğu gibi ‘istidad’ kelimesi ile ifade edilmesi üç yazımızda üstünde durduğumuz ana fikirdir. Sanatsal eser üretmek için kapasite, kabiliyet, tahayyül gücünün bulunma zorunluluğu aynen aşkın ortaya konabilmesi için de gereklidir. Aşkın ve sanatın, aşığın ve sanatçının, maşuğun ve sanat eserinin birbirine yaklaşan doğaları ontolojik açıdan birbiri ile örtüşmektedir. Sanatsal üretim için gerekli kontrastlar bütünü aşkı ifade eden ifrat-ı muhabbet kelimesinde olduğu gibi yüceltici/indirgeyici anlam ağları ile örülüdür.

‘Öteki’ler için sanatçı/aşık mizacı aşırılıklarla anılır. Oysa var olan sadece, hissiyatın ortaya çıkmasını sağlayacak kontrasta sebep olan parametrelerin tasnif sürecinin diğerleri tarafından algılanamamasıdır. Bu kişisel üretim sürecinin öznelliğinden gayr-i ihtiyari kaynaklanıyor olabilse de sanatçı/aşık tarafından ihtiyari olarak da tercih edimiş olabilir.

Eğer desem ki havalar açıldı geldi bahar
Murad oldur ki benimle mahabbet eyledi yar
Ya söylesem ki çemen goncelerle doldu
Odur garez ki tebessümle söyledi dildar  

diyen Galip Dede bu tarzı bilinçli bir şekilde seçtiğini söylüyor. Söylenmek istenenin söylenmeyerek ifade edilmesi ve bunun da sehl-i mümtenî ( söylenmesi kolay göründüğü halde, benzerinin yazılması veya söylenmesi çok güç söz) olması sanatçıyı zanaatçıdan, aşığı da sevenden ayırır. Bu da en başında ifade ettiğimiz üzre ‘somut dünyada’ okunmayan yazıların yazılmasına, aşkların muhatablarınca algılanmamasına ve de sanatçıların değerinin bilinmesinin gelecek nesillere kalmasına sebep olmaktadır.

Pathetique Sonata

Çoğu ruh bu dünyada olamayanı arar. Arayışa sebep, bu dünya acılarla dolu oluşudur; inciticidir… Dünyada anlam, izafidir. Hayatı algılarken  bu zihin yapısına sahip olan kişi “disleksi”dir. Kavramlar duygularla, soyut somutla üstüste oturmaz. Duygularla çekilen her fotoğraf “paralaks” olmaya mecburdur. Anlaşılmaktansa anlaşılmamayı, teşhirdense kaçmayı tercih eder.

Ama bu ruhlar, aralarında –çağlarca fark olsa dahi- okült/ezoterik bir lisanla konuşurlar. Kimi zaman “Sühen-saz-ı hamuşi hem-zeban ister mi, ister ya…” derler kimi zaman da Pathetique Sonat’ı bestelerler.

Mozart K457 benzer benzemesine, kendi 5 numaralı sonatına da benzer… Do minör’ün zirveleridir bunlar ama bunların en heyecan verici olanı 27 yaşında yazdığı bu sonattır.

Birinci bölümün girişi o kadar cezbedici ki kalp atışlarınız grave’den allegroya sürekli yükselip düşer…. Yükselen ve alçalan ritme hakim olmak, ancak müzikalitesi yüksek usta bir piyanistin becerebileceği bir şey. 180km hızla giderken yolculara belli etmeden 30km hızla kavşak dönmek gibi… Ortalama olanların foyasını çıkarır.

2.bölümde görülen rüya aslında fırtına öncesi sessizlik. Eğer bir kere bu sonatı dinlemiş iseniz, çok acıktığınız zaman  yemek siparişinizin gelmesini bekler gibi üçüncü bölümü beklersiniz.

3. Bölüm… Rondo… ama neşeli değil hüzünlü bir rondo… Tema nefes almanızı güçleştirirken, ruhunuzda yaktığı ateşi körükleyen ve baslarda yerinde duramayan arpejler size sırlar fısıldar… hele finalde bir cümle var ki o da kalbinizin vücudunuzun dışında attığını zannettiren 10snlik bir özet. Sadece eserin değil; bestecinin, icracının ve dinleyicisinin tüm varoluşunun özeti… imbikten geçmişcesine yoğun!